30 Aralık 2008 Salı

Yaşasın! Yeni Bir Yıl Geliyor

Çocukuğumda Noel baba'nın yeni yıllla ilgili birşey olduğu konusunda yaygın bir teamülümüz vardı. Yılbaşı bizim bayramımız değil Hristiyanların bayramı diyen pre-ergenekoncu bir zihniyet de vardı. Şimdilerde yeniyıl kutlamaları Ortodoks Müslümanlar için bir sorunsal teşkil ediyor galiba. Başbakan'ın pek hevesle koşuşturduğu Medeniyetler İttifakı meselesi bir gün gerçekten ivme kazanırsa belki bu konuda bir yumuşak geçiş yaşanır.

Açıkçası ben yeni yılın gelişini kutlamakta bir pozitif yansıma görüyorum. Her sene kişisel envanterimi yapıp kendime yeni hedefler koymak benim için çok önemli. Bir keresinde arkadaşlarımla ilişkilerimi gözden geçirmeye karar verip buna ilişkin bir plan yapmışım ve bir defterin arasına koyuvermişim. Geçenlerde evrak-ı metrukemi karıştırırken elime geçti. Pek ilginçti: bilmem kimle az görüş, falanın sorduğu garip sorulara açıkça cevap verme, filanın bütün davetlerine uyup fazla gezip tozma gibi komutlar yazmışım. Köşeye sıkışıp kaldığım bir dönemde ne çok insanın beni-farketmeden- incittiğini veya bazı yorucu ilişkilere girdiğimi ve asıl önemlisi o günlerde ne kadar hassas bir dönemden geçtiğimi anlayıp biraz ürktüm. Biraz hayatla ve kendimle yüzleştim o kağıt parçasına bakarken. Biraz da sevindim çünkü bu sene böyle bir liste yapmayacağım. İnsanların bana ayna olması gereken dönemi geride bırakmış olmalıyım ki bana eski günlerde olduğu gibi aşırı bir etki yapamıyorlar.

Bu bir itiraf yazısı gibi algılanmasın ricasıyla şunu belirtmek isterim ki: o listeyi yaptığımda bana sağaltıcı bir etkisi olmuştu. İşin ilginç yanı o listede yer alan herkesle halen gayet iyi bir şekilde görüşüyorum. Bunu yazmak istedim, paylaşmak istedim, bu liste bana tortularımla yüzleşme fırsatı sundu. Kendimi haklı görme ve kibir eğilimime de ciddi bir darbe vurdu. Kainatın bir zerresi olarak kendi dışımdaki herşeyle ve herkesle uyum içinde olma kararımı, efendilik taslamak yerine Tanrı'ya kul olma yolunu seçmenin doğruluğunu bana hatırlattı.

Kur'an-ı Kerim'de ilk sistemli okuyuşumda beni derinden sarsan bir sitemle karşılaşmıştım: "Ne kadar az düşünüyorsunuz." Oysa insan çok düşündüğünü zannediyor. Çok düşündüğünü farzedip düşüncelerden uzaklaşmak istiyor. Düşünce ile vesvesenin birbirine karıştığı yer insanı hasta kılıyor. Düşünce rahmani, vesvese ise şeytani bir faaliyet değil midir?

Sevgili dostlarım, Size iyi bir sene dilerim. Temiz gönlünüzden geçen her isteğe kavuşun dilerim. Yokluk ve zulüm altında ezilen bütün insanlar için dua ediyorum. Barış ve kardeşlik için dua ediyorum. Dünyanın iyi bir yer olmasını isteyen herkes için dua ediyorum, iyiler kazansın diye!

Mutlu Seneler! Hepinizi sizi kucaklıyorum.

20 Kasım 2008 Perşembe

Doğum Günün Kutlu Olsun Yenilmezlik İnancı!

10 Kasım blogumun doğum günüymüş atlamışım. Kendi çapımda bir depresyondaydım, minör bir depresyon üzülmeyiniz. Depresif dönemlerin de hakkını vermek şart. İnsanlar depresif oldukları ve yoksunluk duygusuna kapıldıkları dönemlerin hakkını vermeyince çok şey yitirirler. Depresyonun başa gelmiş bir bela değil de nefse açılan ciddi bir mücahede olduğunu kabul edenlerdenim.

Depresyona giriş nedenim erken akşamlardı. Saatler geri alınınca adetim hilafında hüzne kapıldım. Hüzün mor bir elbisedir. Gizem ve korkunun kıyafeti. Erken akşamlar bu sene beni, "beni heyecanlandıran şeyler"in az olduğu günlerde yakaladı. Hayat heyecansız olmuyor, zor oluyor...

17 Kasım'da bir yıldönüm daha vardı, sanırım onu isteyerek hatırlayamadım. Israrlı olmak başka ısrarcı olmak başka diye. Şimdi 24 kasım Öğretmenler Gününde başka bir yıldönümüm var. Onu da bizzat atlayacağım. Biskrem reklamında, "Bu akşam çeyrek final akşamı" diyen adam gibi unutacağım ama bilerek unutacağım. Bana bir biskrem veren olursa... Her tutkunun üzerinde, yenilmezlik inancının bile üzerinde: "Bi biskrem versem?"

Bu sayfayı ziyaret eden dostlarıma diyeceğim birkaç söz var: İnternet üzerinden "satış derdi" olmadan veya bir ölçüde "bedava" fikir alışverişi imkanına kavuşmak, bir tür eşitlerin ilişkisi (hakiki anarşizm) olarak beni cezbediyor. Statükoyu inceden delen bir imkan sunuyor bize bloglar. Editörlüğün imaj-makerlik statüsüne de bir darbe vuruyor. Bizi yöneten ve bizi kendi kurdukları projeye mahkum edenler ile aramıza bir mesafe koyma zemini.

"Ve kimsenin almayı düşünmediği mallardı ruhlarımız."

11 Kasım 2008 Salı

MALDONADO URFASPOR'DA OYNAR MI?

Sergen Yalçın'ın sözleri Urfalılar'ı kızdırmış. Milli hasletlerimizden biri olan alınganlık meselesini çözmek için bir alınganlık devrimi yapmamız lazım. Bu serpuşun, pardon sözün adı "espri"dir.

Üstelik alınması gereken birisi varsa Maldonado iken fırsatı kaçırmayıp Urfalılar alınmış. Önerim şu: Urfa aidiyetli Türk vatandaşlarından biri çıkıp dese, "Biz Maldonado'yu istemeyiz çünkü saçlarını kesmiş. Bize havalı, yakışıklı ve ilk onbirde oynayacak kapasitede biri lazım. Maldonado olamaz!"

Sergen'ciğim diyor ki hem saçını kestirmiş hem de Fener'de oynuyor. Kabahat üstüne kabahat. Sergen Fener'e takım kuracak olsa Maldonado'yu Urfa'ya bir şekilde gönderecek. Siirt Jet-pa günlerinden oralarda bir prestij yapmıştır herhalde. Ben Maldonado'nun yerine olsam durmam giderim. Patlıcanlı kebap, ayva tavası, mırra, Balıklı Göl, sıra geceleri ve konukseverlik bunların hepsi Urfa'da.

Meselenin bir de şu tarafı var, Madonado Fener'i bırakıp hiç bir yere gidemez. Ortasahada biçerdöver gibi oynayan Josico insaflı bir hakemden kırmızı kart gördüğünde Semih'in yerine oyuna kim girecek?.. Güiza çıkamaz çünkü onun gol kaçırma görevi var!

Sevgili Galatasaray taraftarı dostlarım: Geçen hafta Fener'de kendi ellerimizle dört gol yedik. Olsun yapacak birşey yok. Sikibbe yaramaz çocuk Lincoln'le Meria'ya Portekiz'de çapkınlık yapmaları için gece izin vermiş. Takımın ve galiba Sicbbe'nin havası fazlasıyla bozulmuş anlaşılan. Her derbi öncesi disiplin sorunu... Adnan Sezgin kızmışmış ama bence Sicbbe haklı o Lincoln imkanı yok söz dinlemez, ben de onu o yüzden severim, mesela sarı kart görmezse içim cız eder, "Acaba nesi var birşeye mi kırıldı." derim.

İlk kareye dönecek olursak "espri" zeka kökenli bir sözdür. Esprilerden zeki insanlar zevk alır. Esprileri zeki insanlar yapar. Espriden alınmak yerine espri ile karşılık vermek adaptandır. Eğer Sergen'ciğim pot kırdıysa buna espri ile karşılık vermek de şık bir davranıştır. Her durumdan iktidar ve aidiyet problemi çıkarmak ise hoş değil. Gerginlikten beslenmek obezite veya bulimia gibi istenmeyen sonuçlara sebep olabilir. Yaşasın Dilara Koçak!

26 Ekim 2008 Pazar

Protest O! II

Toplum içinde konuşma ve düşünceleri dile getirme becerisini her Türk gibi biraz geç geliştirmiş olduğumu itiraf ediyorum. Bunu içimi dökmek ve kendime yandaş aramak için de yapmıyorum.Sadece yetiştiğim ortamda bütün yaşıtlarım gibi susturularak büyümekten bir fayda elde etmediğimi belirtmek zorundayım. Mensup olduğum kuşak biraz moda dünya görüşlerinin, biraz da kendi geçmişlerindeki yanlışa tepki göstererek çocuklarına söz hakkı tanıdılar. Farkında mısınız bilmem ama konuşarak büyüyen bu kuşak çok küçük yaşta anne ve babalarını yönetmeye başladılar çünkü anne babaları geç konuşmuş insanlar olarak onların karşısında zayıf kalmışlardı. Bunun sakıncaları ve faydası üzerine fikir yürütmek istemiyorum bir aile sorunudur, herkes aile içinde bir çözüme ulaşır.

Mesele sosyal travmaların çözümüne gelince, ben yorgunum. Ne meydanlarda konuşacak halim var ne de konuşanları dinleyecek. Kimsenin lideri veya kanaat önderi olmak hevesine kapılamayacak kadar kendi halimde olmaktan mesudum.

Fakat bir kusurum var ki önem verdiğim konularda düşüncelerimi yazı yolu ile anlatmayı seviyorum. Bu beni hayata bağlıyor ve güçlendiriyor.

Bir kusurum daha var: Yaşadığım toplumda demokratik bir ortam istiyorum.

Dün bir arkadaşımla sohbet ederken bana, "Bir türlü anlaşamıyoruz işte!" dedi. Anlaşıyorduk aslında, birbirimizin meramını, arzusunu, isteğini konuşarak öğreniyorduk ama onun anlaşmaktan anladığı benim ona tamamiyle hak vermemden geçiyordu. Yine aslında! Ona tamamiyle hak veriyordum, hiç de mantıksız konuşmuyordu; sadece onunla aynı fikirde değildim. Konuşmayı bir sonuca bağlayıp damgamı vurup onu karşıma almamıştım. İşte bu yüzden, sohbetleri; çay saatlerini, içki masalarını ya tatsız espriler yada yüksek sesle atılan nutuklar yada suskunluklar kaplıyor.

Şimdilik bu kadar.

20 Ekim 2008 Pazartesi

MASUM


(Bu çalışma 28. doğumgünü vesilesiyle Özgün’e adanmıştır. Davut kadar aziz ol!)

Mikelangelo, Pieta’da ikili figür kullanarak henüz 25 yaşındayken heykel sanatının inceliklerine ne kadar vakıf olduğunu çağlara ilan ettikten sonra 5.17metre boyunda bir “dev” heykeli yaptı: Davut. Davut’un Golyat’a (Kur’an-ı Kerim’de Calut) saldırmaya karar verdiği anı temsil eden Davut Heykeli 8 Eylül 1504 günü Floransa güneşine çıkarıldığında Floransa’lılar belki de o gün ikinci bir güneşin doğduğunu düşünmüşlerdir.

Bütün üstün vasıflılar ve yüksek sanat sahipleri gibi Mikelangelo hiç kuşkusuz şunun farkındaydı: Büyük eserler daima olağanüstü ve hatta insanüstü bir esin ve çaba ile ortaya çıkmaktaydı. Bunu eseri hakkında sarf ettiği cümleden anlamamız mümkündür, “ Ben sadece Tanrı’nın yarattığı mükemmel bir mermerin fazlalıklarını aldım.” Rönesans sanatçılarının seçilmiş elçiler olduklarını biraz olsun fark edenler böyle bir sözü ancak seçilmiş bir insanın söyleyebileceğini de anlayacaklardır. Bu görüş açısı ile meseleye eğilmek sonucunda bu mütevazı görünen ifade ile Mikelangelo’nun neyi kastettiğini anlamamız mümkün olabilir: Rönesans güzellik idealinin Antik Yunan’da sahip olduğu itibarı yeniden kazandığı bir dönemdir. Hıristiyanlık için kutsal olan temaların bu estetik kurallarla yeniden üretilmiş olması sürecinde sanatçıların eserlerini yaratırken aynı zamanda da ibadet etiklerini söylemek imkan dahilindedir. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Atalarımız sadece taşı işlemekle kalmamış aynı zamanda ibadet etmişlerdir.” dediği gibi yada Yahya Kemal’in Süleymaniye için “Taştan Besmele” ifadesini kullanması gibi bir aşkınlık ve adanmışlık durumuna dikkatinizi çekmek isterim.

Davut Heykeline gönlümü kaptırdığımda otuzlu yaşlarımdaydım. Bu çırılçıplak heykelden taşan mesajın beni neden cezbettiğini anlamam ise neredeyse yirmi seneme mal oldu. Bu devin duruşu, başını belirsizce eğişi, elindeki sapanı omzunda gizler gibi tutuşundaki zerafetin anlamı şuydu: Masumiyet… Mikelangelo’nun söz konusu mermerin içinden sadece bir figürü değil o ruhun en önemli vasfı olan masumiyeti de ortaya çıkardığını, hatta sadece bu sebeple heykeli yonttuğunu zaman içinde fark ettim.

Tevrat’ta geçen genç çoban Davut’un Golyat ile savaşmasının hikayesini okuyanlar bilirler; Golyat, kendisi ile ölümüne dövüşmek için meydana gelen bu güneş saçlı delikanlıyı karşısında görünce onunla ince bir şekilde dalga geçer. Golyat Pekin Olimpiyatlarında gülleleri, çekiçleri atan atletleri kıskandıracak kadar iri bir savaşçıdır. Davut ise savaşan ağabeylerine kumanya getirmek için savaş meydanına gelmiştir. Saflardan ileri çıkıp İsrailoğulları’na teke tek dövüş yapmak için meydan okuyan Golyat’ın karşısına çıkmayı göze alacak bir babayiğit de yok gibidir. Kral Saul’un ( Kur’an’da Talut) askerleri bu insan azmanının karşısına çıkmayı düşünmek söyle dusun, o heybetin karşısında adeta tir tir titremektedirler. Bu manzarayı gören Davut, Kral Saul’a, Golyat’ı yenebileceğini söyler. Saul, bu teklifi şaşkınlıkla karşılasa da Davut’a itiraz etmez. O’nu meydana sürmeden önce bir zırh giydirir, (fakat muhtemelen tabiatın bağrında yalınayak başıkabak dolaşan) Davut bu zırhın içinde hiç de rahat edemez ve zırhı çıkarır. Heybesine birkaç taş alır ve kendisiyle dalga geçen zırhlara bürünmüş Golyat’ın gözüne sapanıyla tek bir atış yapar. Bir tam isabet! İşte bu Golyat’ın sonu olacaktır.

Davut’un devasa cüsseli Golyat’ı bir darbe ile saf dışı bırakması kadar bu mücadeleye gencecik bir delikanlının safiyetiyle talip olmasındaki mana da çok önemlidir. Davut’un masumiyetinin bir benzerine Müslümanlık tarihinde Hz. Ali’nin bir kıssasında rastlarız. Hz. Ali savaş meydanında yüzüne tüküren hasmına kinlenip (şahsi bir öfkeye kapılarak) hamle yaptığını fark ettiğinde kendini tutup; rakibinin canını bağışlar. Davut’un Golyat’ı öldürürkenki masumiyeti ile Ali’nin hasmını öldürmekten vazgeçmesindeki masumiyet aynıdır: “Tanrı’ya teslimiyet”: Davut gibi Hz. Ali de ne yapılırsa “Allah için” yapmak terbiyesi ile davranan insanlardır.

İslami kaynaklar Musa Peygamberin ölümünden sonra İsrailoğulları’nın pek çoğunun yoldan çıktığını ve Allah’ın da onlara kafir bir kabileyi musallat ettiği yazar. Yahudiler için kutsal bir emanet olan “Tabut” işte bu kabilenin reisi olan Golyat’ın eline geçmiştir. Bu yüzden savaşırlar. İsrail oğulları’nın kralı Saul Golyat’la savaşmak için çağrı yapar.Ancak küçük bir ordu toplayabilir. İsrailoğulları’nın “yoldan çıkmış” olan bir çoğu bu savaşa katılmaktan imtina etmişlerdir. Genç Davut’un Golyat’ı saf dışı bırakması ile bu küçük ordu şahlanacak ve güçlü rakiplerini yeneceklerdir. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Tanrı’nın inananlara yardımının bir örneği olarak yer alıyor: “…Onlar Calut ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkar eden bu topluma karşı bize yardım et!” diye dua ettiler. Bunun üzerine, onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar. Davut da Calut’u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti. Ve eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi (Allah’ın bazı insanları bazıları ile savması olmasaydı...) yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.” (Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi 249-250-251)

Bu savaşın ardından Davut’un yükselişinin hikayesi başlar. Davut Kutsal “Tabut”u geri alır ve kısa zamanda da İsrail oğullarının başına geçer. Aralarındaki bağların zayıfladığı 12 kabileyi bir araya toplamak için çabalar, bu minvalde 12 kabilenin her birinden bir kadınla evlenir. Böylece her kabileye kendi soyundan bir mirasçı vadeden bu eylem ile birleştirici bir misyon üstlenir. Nuh peygamberden sonra yeni bir soyun atası;“Zamanın Adem’i” olur. İsrailoğulları’nı yeni bir geleceğe yöneltir. Bu soy Hz. İsa’ya kadar erişecektir.

Davut kırk yıl hükümdarlık yaptı, İsrailoğulları en parlak dönemlerini Davut zamanında yaşadılar. Davut Kudüs’ü fethetti ve krallığının başkenti yaptı. Küdüs’ün çağlar boyunca tektanrılı dinler için taşıdığı anlamı düşünecek olursak; Davut’un başardığı işin büyüklüğünü de fark edebiliriz.

İsrailoğullarının macerası bir bakıma Homo sapiens’in karakterini tamamen ortaya koyan bir hikayedir. Musa Peygamberin onları dine davet ettiği zamandan itibaren inanç konusunda birçok gelgitler yaşayan bu halkın insan nefsinin Tanrı’nın iradesine boyun eğmekteki kararsızlığı ve ayni minvalde her fırsatta üstünlük davası gütmelerinin örnekleri hiç de az değildir. Bu vakıanın insanlığın bilinç açısından inanç karşınında sınanmasının hikayesi olarak ele alınması; (Ertuğrul Kürkçü’ye atıfla) “Anlatılan Senin Hikayendir” şeklinde formüle edilmesi manidar ve zihin açıcı bir yaklaşım olabilir.

Tektanrılı dinlerin tarihi, insanların bir Tanrı’dansa kendi yarattıkları putlara tapmaya ve önderlerini Tanrı olarak kabul etmeye eğilimli olmalarının örnekleri ile maluldür: “Hakikati inkara şartlanmış olan şu İsrailoğulları (zaten) Davut’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir: Böyledir çünkü onlar Allah’a isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı oldular.” ( Ku’an-ı Kerim, Maide 78)

Bu ayete Muhammet Eset’in verdiği dipnot ise: “Lafzen, “doğru yoldan sapmış olan, yani bu güne kadar bu durumda ısrar eden (Razi’nin yorumundan alıntıyla): zaman içinde ilahlığı dini önderlerine yakıştırmaya başlayan -dinler tarihinde çok sık karşılaşılan bir olgu- bir çok topluğa işaret.” edildiğine dikkatimizi çekiyor.

Homo sapiensin her türlü eğiliminin İsrailoğulları’nın macerasında bulmamızın nedeni onların İlk kitap inen topluluk olmalarından kaynaklanmaktadır. Davut ise Musa’dan sonra gelen ve Musa şeraitinin sadık temsilcisi olmaktan dolayı çok özeldir. Bu özel duruma ona vahyedilen Zebur ile dikkat çekilmiştir. Zebur’da hiçbir şeriat kuralı yoktur, Tanrı’ya yakarış ve övgülerden oluşan bir metindir.

Tanrının seçkin kulu yakışıklı Davut’a Zebur’un ilham olunmasına masumiyetinin Tanrı tarafından belgelenmesi olarak bakmak mümkündür: “… Biz bazı nebilere diğerlerine nazaran daha büyük bir yücelik tevdi etmişizdir; tıpkı Davut’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) ilahi hikmetlerle dolu bir kitap (Zebur) verdiğimiz gibi.” ( Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi, 55) Tanrı’nın peygamberliğin yanı sıra hükümdarlık da verdiği Davut, mezmurlar boyunca Tanrı’ya sığınır ve ondan yardım ister. Yoldan çıkmış İsrailoğulları’nı tekrar derleyip toparlamak gibi ağır bir yükümlülükten hiç şikayet etmeden sadece görevini başarı ile yapmak için yardım diler. Büyük işler başarmış olan Davut Mezmurlar boyunca sürekli Tanrı’dan yardım isterken, bu yakarışların içinde hırs ve öfkeye dair bir kelime dahi geçmemesi de dikkate değerdir. Zebur’un hiçbir şeriat hükmü taşımaması sadece ilahi aşkın terennümlerine yer vermesi de buna dahil olunca, gözümün önüne ordusuna önderlik ederken kuşlarla birlikte şarkı söyleyen ateş saçlı bir “çocuk” geliyor. Yahudi kaynaklarında Hz. Davut’un mızmar denilen bir müzik aleti çaldığı yazılıdır. Kur’an’da da (Sad suresi): “(Her taraftan) gelen kuşlar ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı.” denilmektedir.

“Ya Rab, Çadırına kim konuk olabilir?
Kutsal dağında kim oturabilir?
Kusursuz yaşam süren,
Adil davranan,
Yürekten gerçeği söyleyen.
İftira etmez,
Dostuna zarar vermez,
Komşusuna kara çalmaz böylesi
Aşağılık insanları hor görür,
Ama Rab’den korkanlara saygı duyar,
Kendi zararına and içse bile, dönmez andından.
Parasını faize vermez,
suçsuza karşı rüşvet almaz.
Böyle yaşayan asla sarsılmayacak.” (Mezmurlar 15)

Davut’un varisi Hz. İsa sıkça Mezmurlar’a değinir:

“Siz Kutsal Yazılar’da deneni hiç okumadınız mı?” dedi:
“Yapıcıların kaldırıp attıkları Taş
Baş köşeye konulan taş oldu.
Rab’den sağlandı bu.
Gözlerimiz önünde ne görkem!” (Mezmurlar 118:22-23)
Bu nedenle, size derim ki Tanrı’nın hükümranlığı sizlerden alınacak ve ona yaraşan ürünleri veren topluma verilecek. (O taşa çarpıp düşen paramparça olacak. Taş da kimin üstüne düşerse onu ezip toz edecek.) Başrahiplerle Ferisiler O’nun simgesel öykülerini duyunca kendilerinden söz ettiğini anladılar.”
( Matta 21)

Davut Peygamber’in hayat hikayesi üzerine bazı yapılan değerlendirmeler onu mahkum etmektedir: Davut’un (Süleyman peygamberin annesi olan) komutan Uriah’ın karısı Bath-Sheba’ya aşık olup Uriah’ın ölümünden sonra onunla evlenmesi üzerine yapılan polemik Kur’an-ı Kerim’de Davut’un bir dava vesilesi ile sınandığını düşünüp af dilemesi ve bağışlanması sonucuna bağlanır (Sad suresi, 23-26).


Birçok peygamberin hayatı üzerine yapılan bu polemiklerin temelinde; peygamberlerin tanrısal kusursuzluk taşıması ve üstün insanlar olması hatta daha ileri giderek “Tanrı” olması beklentisi yatmaktadır. Her peygamberin Tanrı sanılmasını önleyecek bir veya birkaç hatası ve zaafı vardır. Bu azizler ve veliler için de bir vakıadır. Kutsal kitaplardaki, özellikle Kur’an-ı Kerim’deki anlayış ise peygamberlerin kusursuz olmaktan çok Tanrı’ya yakın ve “tevvab” (sürekli tövbe eden) olmaları üzerine kurulmuştur. İsa Peygamberin önerisini de analım: “İlk taşı günahsız olan atsın!”

Mesele masumiyetin dünya değerleri ile tespit edilip edilmeyeceğidir. Af dileyeni bağışlamamak ancak insana has bir tutumdur. Böylece dünya ahlaki haritası hiç kimsenin masum olamayacağı bir izobar sistemine mahkum edilmiştir. Bu ise insanlığın barış içinde bir geleceğe yönelme ihtiyacını bir ümitsizlik deryasına sürmektedir. Affederek masumiyetin iadesi bir prensip olacaksa; bu prensibi “sadece Tanrı’nın kusursuz olması” anlayışı ile inşa etmek mümkündür ve başka hiçbir yol insanın masumiyet konusunda herhangi bir ümit taşımasına müsaade etmeyecektir. Hiç kimsenin masum olmadığı bir dünya için tasavvur edilebilecek gelecek ise ancak bir erken kıyamet günü tasarımıdır (ecel-i kaza). Masumiyet doğuştan edinilmiş bir nitelik olmaktan ziyade manevi ve ahlaki bir olgunlaşma ile kazanılabilir. Tercih yapmak gerekirse hiç şüphe yoktur ki Tanrı’nın bağışlaması insanınkinden üstündür.

Toparlarsak; Davut, Musa şeriatının yeniden güçlenmesini sağlayan ve İsrailoğulları’nı geleceğe taşıyandır. İsa peygamberin Davut soyundan olması ise İncil’de onun “Mesih”liğini tescil eder. İsa bir bakıma aynı üstün vasıfların ve elbette masumiyetin bir timsali olarak onun manevi mirasına da varistir. Davut ve İsa’nın uyarıcı konumları ve masumiyetleri İncil’de ve Kur’an-ı Kerim’de tereddütsüzce kabul edilir ki esas itibariyle bütün peygamberler aynıdır. Mevlana Celalettin’in Fihi Mafih’de önemle üzerinde durduğu bu hususiyetin; peygamberlerin aynı mesajı taşıyan elçiler olmalarının bir türlü kabul görmeyişi ilginçtir. Homo sapiensin karakterine ise ne yazık ki uygundur.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

İMBAT RAKI BURCUNDA

Bornova Sokağında Orhan’nın Yeri, Karşıyaka İstasyon Caddesinde Celal’in Meyhanesi, Havra Sokağında; Küçük Havra Sokağının girişinde Aslan Yasef’in Meyhanesi, Veysel Çıkmazında Tek Nal, Fuar’da Altınorduluların mekanı Atış Poligonu, Altaylıların mekanı Celal’in Meyhanesi. Pasapotta Expres…

Babam anlatıyor: “Meyhane denilen yerde bir iki masa olurdu, isteyen oraya oturur ama asıl tezgaha yaslanarak içilirdi. Sizin şimdi bar tabir ettiğiniz tezgah ta çeşitli mezeler hazır dururdu. Herkes adabıyla o mezelerden yerdi. Boyu 5-6 santim olan küçücük kadehlerle verilen rakının ilk kadehiyle birlikte iki sardalyadan oluşan ‘sıcak’ meyhanecinin ikramı olarak küçücük bir tabakta tezgaha gelirdi. Bu küçük kadehteki rakıyı bazısı bir yudumda bazısı iki yudumda içerdi. Bazıları ise karafaki isterlerdi. 22 cl rakıya karafaki denilir.” Bu ölçü bilmek gerekir ki akşamcıların klasik ölçüsüdür. Bir karafaki rakı içtikten sonra sade kahve içmek yerine rakıya devam etmek bir geceliğine yapılan bir ihlal değilse biraz ayyaşlık manası taşır.

1940-50 yıllarında İzmir’de her muhitte bir iki meyhane bulunurdu ve bir de bunların müdavimleri olan akşamcılar. Vakt-i kerahet gelince işlerinden çıkıp bir iki tek atıp evlerine gitmek için meyhaneye uğrayanlar. (Annem ‘Bazıları çakılır kalır’ diye ekliyor, yarı sitemle. Babamsa buna pek itiraz etmeden devam ediyor.) Meyhanede sarhoş olunmazdı. Meyhaneci buna müsaade etmezdi. ‘Bu son olsun diyerek çakır keyif olan müşterisiyle kadeh tokuşturur ve kibarca onu evine postalardı. Meyhanelerin bazısında spesiyaller olurdu. Mesela Tilkilik Çarşındaki Kokoreççi Nemci gibi. Necmi’nin ustası Arap Mustafa kokoreci keser yağlı kağıt üzerinde servis yapardı. Birçok meyhanede ise sıcak olarak çoğunlukla iki sardalya verilirdi. Bahribaba Parkının karşısında bugün Sabancı Kültür Merkezinin olduğu yerde Akif’in yeri vardı. Mesela Akif, tütün balığı ve çiroz yapardı. Meyhaneciler lakerdayı da kendileri yaparlardı. Aralık ayında torik çıktığında yapılır lakerda. Toriği temizleyip başını ve kuyruğunu atarsın, sonra iki parmak kalınlığında dilimlere bölersin. Süpürge çöpü ile kemiğindeki iliği çıkarırsın. Güzelce yıkayıp kaya tuzu ile tuzlayarak birgün bekletirsin, fazla tuzdan arınması için sudan geçirip aralarına kaba kağıt koyarak kavanoza yerleştirirsin. Kağıt balığın ağır olan yağını çeksin diye kullanılır. Salamura hazırlarsın. Tuz ayarı için yumurta kullanılır. Yumurtanın yarısı suyun içine battığında tuz ayarı tamamdır. En üste yine bir kağıt, onun da üstüne temiz bir taş ama granit veya seramik falan olmalı. Bir iki tane karabiber ve defne yaprağı koyabilrsiniz. Kavanozu serin ve loş bir yerde bekletirsin. Üç hafta sonra hazır demektir.

Bir de bu meyhanelerin tezgah başı sohbetleri meşhurdu. İki kadehten sonra çeneler açılırdı. Hemen kaynaşılır, ahbap olunurdu. Herkes çok nazik ve edepli davranırdı. Biz büyüklerimizden bu meyhanelerde nasıl davranılacağı konusunda talimatlar alırdık. İçki içerken de büyüklerimize saygı göstermeye dikkat ederdik. Tanımadığımız birisi olsa bile... Bir de maçtan sonra bir arkadaş grubuyla giderdik. Biz Altaylıyız mesela… Varol nasıl kurtardı, Ahmet nasıl ıskaladı diye maçı konuşarak içerdik. O zamanlar futbol seyircisi de terbiyeliydi. Küfür falan edilmezdi maçlarda. Maç sohbeti birkaç saat sürerdi akşam yemeğine eve yetişirdik”.

Rakı kokusuyla büyüdüğümü söylesem hiç de yalan olmaz. Kalabalık ailemizin büyüklüğü bir pinpong masasına yakın devasa masasından rakı ancak Ramazanda eksik olurdu. Namazını ihmal etmeyen dedem yatsıyı belli ki kazaya bırakırdı. Günlük olaylar ve eski günlerden söz ederek tadında bırakılarak içilen sofradaki erkeklere sık sık babanem de katılırdı. Bazı akşamlar coşulur hicaz faslı geçilir. Sesi ve coşkusu müsait olanlar solo yapardı. Dedemiz, Yesari Asım’ın, Fağrir Olmam Meşrebi Rindaneden şarkısına titrek bir sesle giriş yapar, davudi sesli babam bayrağı devralarak amcalarımın ve gelinlerin katılımıyla şarkıyı üstüne basa basa söyler, ardından bir köçekçeye geçilir, annem mahir bir şekilde çiftetelli oynar, uykusu gelen çocukların mahmur bakışları sönene kadar gece devam ederdi. Ailemizde rakı içmek neredeyse erdemli bir davranış olarak kabul görürdü. Yaşımız büyüyüp laftan anlayacak, rakıyı tadacak vakte geldiğimizde, bu zevki bir sınava dönüştüren rakı adabının kurallarını dinleyerek ilk deneyimlerimizi yaşadık. Küçük yudumlarla içilecek, mideyi bozmamak için az yenilecek, politika ve özel meseleler konuşulmayacak, nazik ve mültefit olunacak, ağız bozulmayacak, şaka tadında kalacak, özel günlerin dışında iki dubleden fazla içilmeyecek, teklif edilecek ama ısrar edilmeyecek, masaya oturduğun gibi kalkılıp gidilecek vs. Bu prensiplerin içinde en kıymetli olanı uzun sohbet gecelerinde adeta demlenmek için oturulan masaların adabıydı. Dedem bir bağ evinde veya bir bahçede kurulan bu meclislerden bahsetmişti. Bazı zamanlar bu masalar üç gün üç gece kalkmaz uykusu gelen sessizce ortadan kaybolur, uyandığında tekrar masaya dönermiş. Bu maraton sırasında rakı galip gelip baş dönmesi veya benzeri bir rahatsızlık verdiğinde uygulanan bir prensip varmış; yarım saat kadar bir süre için kadehi sadece dudağa değdirerek masadakilere eşlik etmek. Yemeden içmeden verilen bu küçük mola denerseniz mucizevi bir sonuç verecektir.

Erbabı bilir; rakı içmek ve rakıyla birlikte yenilecek şeyleri seçmek bir bilgi ve tecrübe gerektirir. Rakıya beyaz peynir ve kavun ile başlamak seçkinlere has bir davranıştır. Peynir karaciğeri, kavunsa rakıyı şereflendirir. Şimdilerde garsonların DSP diye espiri yaparak tavsiye ettikleri domates, salatlık, peynir üçlüsü pek rağbet görüyor. Çiroz, tütün balığı, tuzlu balık, lakerda gibi balık mezeleri ancak gurmeler tarafından biliniyor. Midye, sakın alınmasınlar, Mardin baharat zevkiyle dolma yapılıyor. Midye tava çok ender kaliteli olarak sofraya geliyor. Midye salatası ise neredeyse unutulmuştur. Bu ince lezzetler yerini yoğurt ve patlıcan mezelerine esasen de Güneyli mezelere terk etmiştir. Çiğ köfte, içli köfte, Antep ezme, haydari; Ege rakı masalarına hakim durumdadır. Unutulanlardan biri de paşa mezesidir. Paşa mezesi kopanisti peyniri, kekik, nane ve yoğurdun karışımıdır. Zeytin yağı eklenerek servis edilen bu meze rakıya pek yakışır. Kopanisti nedir diye soracak olursanız; Çeşme’de birkaç meraklının canlandırmaya çalıştığı eski bir peynir geleneğidir. Koyun ve keçi lorunun mevsiminde ve poyraz eserken günlerce yoğrulup dinlendirilmesiyle elde edilen acımtrak bir peynirdir. Karaburun’da da kopanisti üretiliyor. Hakikisini bulmak biraz zor ve yazın satın aldığınız kopanistinin, gerçek kıvamına erişmesi için en az altı ay bekletmenizi tavsiye ederim.

Son söz olarak; günümüzde “kafayı bulmak” hepimiz tarafından pek normal karşılanıyorsa da yine de bu durumun sonuçları hiç birimizin tercih edeceği bir şey değildir. Vaktiyle akşamcıların ,şimdi revaçta olduğu gibi, günün stresinden uzaklaşmak ve rahatlamak için içmediklerini bilense pek azdır. Gün batımından sonra en fazla bir karafaki rakı içmek için, akşamcılar bir mazeret aramazlar. Bu alışkanlık onların stilidir. Rahatlamak için değil derinleşmek, anılara, hülyaya dalmak, günlük hayatın düşük zaruretlerinden farklı bir zaman dilimi yaşamak için içerlerdi. Belki de asıl mesaileri buydu.

Modern hayatın kadehleri ortadan kaldırıp limonata bardaklarıyla rakı servisini Batılılaştırdığına dikkat edersek; sonuçta tek ve duble ölçülerinin getirilmesi ve bu faaliyetin meyhanelerden restoranlara ve hatta barlara taşıması süreci de açıklanır. Bu yaklaşım aynı zamanda yeni neslin rakı içmeyi nostaljik bir faaliyet olarak nasıl özel bir yere taşıdığını da açıklıyor ve neden rakı içmenin becerilemediğini de. Mesela rakı içmeye davet ettiğim bir çok genç illa ki Türk müziği dinleyerek içmek gerektiğini söylüyor. Oysa erbabı bilir ki rakı içmek sohbetle manalıdır. Sohbetin ardından Chopin veya Münir Nurettin dinlemek zamanın akışına bırakılsa daha iyi sonuç verir.

10 Temmuz 2008 Perşembe

Protest O!

Bana kardeşim kadar yakın ve kardeşim kadar da beni üzen bir şey var: İzmir.

Perihan Mağden son zamanlarda İzmirliler'e verip veriştiriyor ya ona hak veriyorum. Bu gündelik hayat filozofu olan asabi insana sevgim çok, saygım daha da fazladır. Biliyorum ki onun İzmir cemaatine kızgınlığının temelinde "dağın fare doğurması"ından doğan bir hayal kırıklığı var.

Cumhuriyet Mitinglerinde katılım rekorları kıran İzmir manzarası, bayraklarla kırmızıya boyanan körfez ve Prof. kadınların darbe istemez(!) darbeci hevesleri, elbete Perihan Mağden'in Türkçe'sine meczup bir delifişeklik olarak yansıyan duruşunu tahrik etti. Ben O'na hak verenlerdenim. Müsaade edin onun gibi söyleyeyim: Darbe dubarası istemiyorum.
Darbe istemez numarasını da yutmuyorum, evvelallah.

Hani "İzmir Kadınların Şehr"iydi... Hani sol'un kalesiydi...Bir özgürlük efsanesiydi... Sivil ve anarşistti. İşte hepsinin medya efsanesi olduğunu itiraf etmemiz için bir fırsat kapımızda: Rum geleneği olduğu için milliyetçi histeri ile yıklılan kagir binaların hesabını veriniz. Belediye Başkanı seçilmek için Mardin lobisine hoş görünmek zorunda olmayı açıklayınız. vs... vs...

Ekrem Demirtaş'ın (kendisiyle hiç bir yakınlığım yoktur) Şehri marka yapma çalışmasına ve logo tercihlerine itiraz eden Reklamcı İzmirliler'e bir sorum var, soruyorum: İzmir Festivali'nin "Sanata Doyacağız" sloganı vesilesi ile fotoğrafı yayınlanan "yengen" kumru sizi hiç rahatsız etmedi mi? Bu üçüncü sınıf şarküteri ürünleri ile hazırlanan "Kumru" mu festivali temsil edecek? Bu "Kumru" efsanesi de ne oluyor? Vaktiyle İstanbul'daki lahmacun istilasına alternatif olan "İzmir sandvici" büfelerin kapanması sonucunda ortadan kalktı. Yerine Çeşme Kumrusu mu gelecek! Gelsin de "Sanat"a bununla mı doyacağız. Teessüf ederim.

Meraklısına not: Kumru nohut mayası ile yapılan bir çörektir. Bu hali ile oldukça lezzetlidir. Sevgi dolu olsa gerek "kumru" adını almıştır. 60'lı yıllarda kumru içine sadece domates koyularak gayet Akdeniz'li bir atıştırmalık olarak satılırdı.