Café Colette yeniden faaliyete başladı.
Hayatım boyunca beni hayatın kıyısına bu kadar iten bir başka sevgilim olmadı. Colette ile yaşamak için uyulması gereken bir sürü kural vardır. Colette sizden herşeyi kendisi için yapmanızı bekler. Mesela: Sabah kahve keyfi yarım kalabilir, günboyu soğumuş çay yudumlanır, günlük haberlerden uzak kalınır, sinemaya veya bir konsere gidemezsiniz ama Colette gelenler bütün bunlardan daha önemli bir heyecan getirirler.
Colette'nin bu ikinci açılışını vezir gambitine benzetir gibi oldum; riskli ve ustalık isteyen hamleler yaptık. Ne de olsa artık tecrübeliyiz. Başardık da galiba, bu başarıda ziyaretleri ve armağanları ile bize destek olmayı seçen o kadar çok insan varken zaten başarmamak imkansızdı. Yanımıza gelemeyip dualarıyla destek olanların varlığından da şüphemiz yok. Sonuç olarak bütün bu dostlara kalbimizi ve kapılarımızı açtık.
Küçük Colette'den, ilk deneyimimizden yeni yerimize taşınan eski dostluklar bizde bir şükran duygusu uyandırmakla kalmadı, hayatla bağımızı da kuvvetlendirdi. Herşeyin gelip geçici olduğu bu dünyada dostların olmasından, dostların bir araya gelmesinden kuvvet almak çok güzel.
Yaşadığım zor yıllar bana hayatta en önemli şeyin insanların değerleri olduğunu öğretti. Değerlerine sahip çıkan insanın asla yenilmeyeceğini de öğrendim. Elden gidenlerin geri gelebileceğini, kaçan fırsatların ansızın önümüze çıkabileceğini farkettim. Yokluğun yoksunluk yaratmamasının küçük sırrı insanın değerlere sahip olmasındaydı. İnsan sahip olduğu değerler tarafından yönetildikçe güçleniyordu. Bu pragrafı son 7 yıldır yaşadığım süreci sonsuz bir dikkatle hergün irdelemenin sonucunda yazdım. Değerlerin insanları hedeflerinden uzaklaştıracağına dair adı konulmamış bir inancın insanları yönettiğini farkettiğimde kırklı yaşlarımın ortasındaydım. Daha önce defalarca bu hataya düştüğümü farkettiğimde ise kendime doğrusu çok kızdım. Olaylarla ve insanlarla hesaplaşmayı bir tarafa bıraktım. Şu veya bu nedenle kaybettiğim herşeyin asla benden uzakta olmadığını anlamam böyle bir sürecin sonunda oldu.
Geçen haftalardan birinde sevimli bir hanım bütün öğle sonrasını beni aramakla geçirmiş bir halde bana ulaştı. "Sizi bulmam bir mucize." dedi. Elinde Osman Akalın tarafından yazılmış bir roman: Yükseklerde, Arka Oda yayınlarından çıkmış.
Osman Akalın, Kayseri'de yaşayan bir doktor. Kendisi ile hiç tanışmamışız ama vaktiyle Kötü Tüccarlar'a yazmış ve kitabı çıktığında da bizi unutmamış. Kayseri'de kitabı bana ulaştıran Aysun Hanımla tanışmışlar. Osman Bey, Aysun Hanımın İzmir'li olduğunu öğrenince Kitabı bana ulaştırmasını istemiş. Aysun Hanım elindeki; Fatma Özkalay, Café Colette ve Alsancak bilgileriyle ben fakir, Gülevi'nde kahve içerken bana ulaştı: Mucize sizsiniz Aysun Hanım!
Osman Akalın'ın kitabını okudum. Yükseklerde, terör bölgesinden insanların anlattığı bir hikayelerle örülmüş bir roman. Çok başarılı, başarısı insanı insan olarak, sadece insan olarak tanıtmasında. Asker, doktor, öğretmen, terörist kimliklerini ikinci sırada bırakarak. Keşke bu hikayeler daha çok yazılsa dedim. İçinde "bölücülük" paranoyası olmayan, kin ve nefret saçmayan hikayeler bizi biraz kendimize yakınlaştırıyor sanki.
Osman Akalın, size teşekkür ediyorum. Yürekli olduğunuz ve namuslu olduğunuz için de kutluyorum.
28 Eylül 2009 Pazartesi
Hayat Devam Ediyor
21 Haziran 2009 Pazar
KONSTANTİNİYYE’Yİ İSTANBUL YAPMAK

Uzun süredir Fatih ve Akşemsettin üzerine okuyor ve düşünüyorum. Anlamaya çalıştığım şey tarihi kayıtların az ve hatta güvenilir olmaması ve bazı bilgilerin birbirini tutmaması ile ilgili değil. Menkıbelerin destansı büyüsüne kapılıp manevi bir coşku ile yetinmek de değil.
İstanbul’un fethinin sonuçları üzerine okur-yazar olan herkesin az da olsa fikri vardır. Fethi hazırlayan koşullar için de aynı şey söz konusudur. Az çok biliriz çünkü İstanbul hepimizin sevgilisidir. Kimimiz kollarında mutlu, kimimiz dargın veya kavgalı, kimimiz ayrılmış, kimimiz resmini görerek ona gönül vermiş, kimimiz gidip görmek için yanmaktayız. İstanbul yuvadır, saraydır, hapisanedir, okuldur, gurbettir, sıladır, enerji merkezidir, iki kıtayı ayıran, iki kıtayı buluşturandır ve çok kıskanç değil miyiz İstanbul söz konusu olduğunda?
Bazılarının bildiği ve pek çoğunun da bilmediği ise İstanbul, “Belde-i tayyibetün” yani güzel beldedir. Hz. Peygamber miraçtan dönerken İstanbul’u görmüş ve güzelliğinden söz edecek kadar etkilenmiştir. Hz. Peygamberin “Konstantiniyye(İstanbul) elbet feth olunacaktır. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandan, feth eden asker, ne güzel askerdir” sözüne ise fetih gününe kadar İslam aleminde bir müjde olarak itibar edilmiştir. İşte bu yüzden, Sultan II. Mehmet’in askerleri, Bizans’ın surları yıkılıp İstanbul’a girdiklerinde müjdeye kavuşmuş ve bunun pek ağır olan bedelini ödemiş olmanın şerefini yaşarlar. Zaten fetihle ilgili menkıbelere dalarsanız, neredeyse her askerin bir derviş olduğu izlenimini edinirsiniz. Ahilik geleneğinin doğal bir tezahürü olan bu realiteden hareketle, Osmanlı ordusunun fetihten önce de sonra da her şeyden önce manevi bir terbiye ile davrandığını düşünüyorum. Bu düşüncemin günümüzün laiklik anlayışı ile çeliştiğini söyleyenler çıkabilir. Unutulmaması gereken bu satırların tarihi hikaye etmek için değil anlamak gayesi ile yazıldığıdır. Ayrıca Laik Cumhuriyeti kuran ordunun da aynı terbiye ile savaştığını fark edebiliyorum. Hatta Kore’de savaşan tugayımızın bile bu duruştan uzak olmadığını düşünüyorum.
Belde-i Tayyibetün’ü fethedecek iki mucizevi kişinin, Fatih ile Akşemsettin’in karşılaşmaları ile ilgili hikayeye bakarsak: Hacı Bayram Veli’nin II. Murat’a “İstanbul’un fethini ne sen ne de ben görürüz. Onu görmek bu çocukla şu bizim Köse’ye (Akşemsettin) nasip olacaktır.” dediği gün Sultan, Şehzadeyi elinden tutup (Fatih 3-4 yaşlarındadır.) Manevi Sultan’ı ziyarete gitmiştir. Tasavvuf terbiyesinde alimin hükümdarı ziyaret etmesi hoş görülmediği için hükümdarların alimi ziyareti olağandır, bir adettir. Bu ziyaretle Konstantiniyye’nin kapısının aralandığını düşünüyorum. Sultan Murat, Hacı Bayram Veli’den Konstantiniyye’nin fethi için dua etmesini rica etmiş ve yukarıdaki cevabı almıştır.
İslam alimleri Molla Cami’den beri, “Belde-i tayyibetün” teriminin ebcet hesabı ile 857’ye işaret ettiğini biliyorlardı: Hicri 857, Miladi 1453 Konstantiniye’nin fethedileceği zaman olarak tahmin ediliyordu. Bunun herkese açıklanmayan bir sır olduğunu tahmin etmek zor değildir. Ancak Hacı Bayram’dan çocuk denecek yaşta hilafet alan Akşemsettin, kuşkusuz bundan haberdardı. Hacı Bayram Veli’nin onu dizinin dibine alıp bunu açıklamış olması çok mümkün. Hatta Akşemsettin’i fethin gerçekleşmesi için çalışmakla görevlendirmiş olduğunu düşünebiliriz.
Hacı Bayram Veli, Akşemsettin’in dahiyane vasıflarını çok yakından ve herkesten önce görmüş olmalı ki: "Diğer dervişlere kırk yıldır hilâfet vermedin, az müddet içinde Akşeyh'e hilâfet verdin. Hikmeti nedir?" diye sorulduğunda:
"Bu zeyrek, uyanık ve akıllı bir kösedir. Her ne görüp duydu ise hemen inandı. Sonra hikmetini yine kendisi anladı. Fakat yanımda kırk yıldan beri hizmet eden bu talebeler, hemen gördüklerinin ve duyduklarının aslını ve hikmetini sorarlar. Ona hilâfet verilişinin sebebi budur." demiştir.
Fatih’e gelince, çok iyi bir kadro tarfından eğitildi. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek, Hızır Bey, Hocazâde Efendi, Molla Vildân ve Molla Şeyh Vefâ ve Akşemseddin. Birçok konuda eğitim gördü, 7 lisan konuşuyordu ve kendisine meslek olarak ileride Bizans surlarını yıkacak topların yapımında çok işine yarayacak olan dökümcülüğü seçmişti.
Hiç kuşku yoktur ki Şehzade Mehmet de 12 yaşında ilk tahta çıktığından beri İstanbul’un fethinin hayalini kuruyordu. Belki babası da ona Hacı Bayram’ın verdiği müjdeyi, gizlemesi şartıyla ona fısıldamıştı. Öyle ya! 12 yaşındaki bir çocuğa tahtı terk etmekte de bir sır olmalı. Sultan Murat’ın fetih tarihinde Fatih’in henüz 21 yaşında olacağını önceden biliyor olması ihtimali güçlüdür ve büyük bir inançla oğlunun o güne hazırlanması için çabaladığını ve planlar yaptığını düşünmemiz mümkündür.
Fatih’e babasından, Çandarlı Halil Paşa, Mahmûd Paşa, Rum Mehmed Paşa, İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Zağanos Mehmed Paşa, Balaban Bey, Bali Bey ve benzeri çok sayıda devlet adamı ve komutan kadrosu hazır gelmişti. Günümüzden bakıldığında bütün koşulların bir mucizenin gerçekleşmesi için bir araya geldiğini görebiliriz Peki nasıl oldu da bu mucize gerçekleşti? Bu sorunun cevabını Fatih ve Akşemsettin ilişkisinde aramak gerekir. Fatih ve Akşemsettin arasında diğer hocalarına nazaran çok az yaş farkı vardı. Birlikte büyüdüklerini düşünebiliriz. Düşünürken, tartışırken, ibadet ederken nasıl kaynaşmış olabileceklerini gözümün önüne getirebiliyorum. Eşitler arası bir ilişki kurduklarına şüphem yok. Bu nedenle, Akşemsettin’in Fatih’in ruhen ve bedenen gelişmesine katkısı bütün diğerlerinden kat be kat fazladır
Bütün Konstantiniye muhasarası boyunca Fatih’in hemen her tartışmada, her fikir ayrılığı ve aksilikle karşılaşıldığında Akşemsettin’e müracaat ettiğini ise görmezden gelmemeliyiz. Komutanların Akşemsettin’e verilen bu prestije itiraz ettikleri zamanlarda, hele fetih gerçekleşmeden birkaç gün önce patlak veren tartışmalarda Fatih’ten muhasarayı kaldırmasını isteyen komutanlar Fatih’in Akşemsettin’e duyduğu olağan üstü bağlılığa yenilmişlerdir. Çandarlı Halil Paşa başta olmak üzere komutanlar muhasaraya son vermek gerektiğini iddaa ettiklerinde, Fatih belki son kez olmak kaydıyla Akşemsettin’in sözünü tutmuştur.
Menkıbe, Fetih gecesi Fatih’in Akşemsettin’in çadırına neredeyse hesap sormak için gittiğinde çadıra sokulmadığından bahseder. Akşemsettin askerlerden çadıra kimseyi sokmamalarını istemiştir. Padişaha bir engel yoktur elbette, Fatih, çadıra kılıcıyla bir darbe indirdiğinde Akşemsettin’in toprağa secde etmiş hiç kıpırdamayan, adeta yok olmuş halini görünce, dönüp gittiğinden bahseder.
Bu anekdot sanırım Akşemsettin’in fethe olan inancını Fatih’e nasıl aşıladığının cisimleşmiş halidir. Ben hayalimi bu meseleye yönlendirdiğimde, hoca- talebe ilişkisini aşmış bir kader bağının bu iki insanı bağladığını fark ediyorum. Çocukluk yaşlarında Molla Gürani’nin sopa kullanmasını gerektirecek kadar ele avuca sığmaz ve isyankar olduğu söylenen Şehzade Mehmet, Akşemsettin’e ve onun verdiği mesaja kalben teslim olmuştur. Fatih Sultan Mehmet üstün vasıflarla donanmış bir insandı. İstanbul’u fethetmek için kusursuz bir alt yapı hazırlamıştı. Akşemsettin’in kılavuzluğunda bir çağı kapatıp yeni bir çağın açılmasına sebep olan inancı ve inadı gösterdi ve bir mucizenin faili oldu.
Fetihten sonra Fatih ünvanını alan II. Mehmet, bu müthiş zaferi kazandığında bilirsiniz sadece 22 yaşındaydı. Akşemsettin’e mürit olmak, onunla sırlar üzeri bir yolculuğa çıkmak, dünyadan el etek çekmek için hocasına müracaat etti. Akşemsettin ise bu teklifi kabul etmeyerek O’nun dünya için yapacağı işler olduğunu söyler, Sultan’ı devletin başında kalmaya ikna eder. Fatih’in hükümdarlıktan vazgeçip, derviş olma sevdasına düşmesinin sebebini anlamak ise zor değildir. Gencecik bir yaşta bir mucizenin faili olmak, Fatih gibi zeki adamın ruhunda hakikat aşkını yakmıştır. Manevi fetihlerin de Fatih’i olmak istemiştir.
Fetihten kısa bir süre sonra ise Akşemsettin, İstanbul’u kendisine verilen görevi başarmış bir dervişin sadeliğiyle terk eder. Göynük’e yerleşir. Orada Bayramiye tarikatının Şemsiye kolunu temsil eder ve ömrünün geri kalanını öylece geçirir.
Galatasaray- Olimpiakos maçını seyretmek için TV karşısına kurulduğumda beni elimde olmadan gülümseten bir pankartla yüz yüze geldim. Pankartta “1453” yazıyordu. Biz sizi zaten yendik gibisinden bir mesaj! Aslında bilirsiniz, Osmanlı İstanbul’u Yunanlılar’dan almadı. Bizans teorik ve teolojik miras olarak Yunan halkının yakını olabilir veya öyle addedilebilirse de Bizans ile Helenler arasında bir etnik bağ kurmak ancak milliyetçilik rüzgarı ve nihayetinde ilk dünya savaşının emperyalist kuramcılarının marifetiyle icat edilmiştir.
Rivayet edilir ki Fatih Sultan Mehmet Troya’nın öcünü aldığını söylemiştir. Çok romantik keşke gerçek olsa. Anadolu sakinleri olarak Agamemnon’un tarafını tutacak değiliz herhalde! Üstelik de Helenler Troya’da hile ile galip geldiler. Savaşta ve aşkta her şey mubahtır denilirse de…
30 Aralık 2008 Salı
Yaşasın! Yeni Bir Yıl Geliyor
Çocukuğumda Noel baba'nın yeni yıllla ilgili birşey olduğu konusunda yaygın bir teamülümüz vardı. Yılbaşı bizim bayramımız değil Hristiyanların bayramı diyen pre-ergenekoncu bir zihniyet de vardı. Şimdilerde yeniyıl kutlamaları Ortodoks Müslümanlar için bir sorunsal teşkil ediyor galiba. Başbakan'ın pek hevesle koşuşturduğu Medeniyetler İttifakı meselesi bir gün gerçekten ivme kazanırsa belki bu konuda bir yumuşak geçiş yaşanır.
Açıkçası ben yeni yılın gelişini kutlamakta bir pozitif yansıma görüyorum. Her sene kişisel envanterimi yapıp kendime yeni hedefler koymak benim için çok önemli. Bir keresinde arkadaşlarımla ilişkilerimi gözden geçirmeye karar verip buna ilişkin bir plan yapmışım ve bir defterin arasına koyuvermişim. Geçenlerde evrak-ı metrukemi karıştırırken elime geçti. Pek ilginçti: bilmem kimle az görüş, falanın sorduğu garip sorulara açıkça cevap verme, filanın bütün davetlerine uyup fazla gezip tozma gibi komutlar yazmışım. Köşeye sıkışıp kaldığım bir dönemde ne çok insanın beni-farketmeden- incittiğini veya bazı yorucu ilişkilere girdiğimi ve asıl önemlisi o günlerde ne kadar hassas bir dönemden geçtiğimi anlayıp biraz ürktüm. Biraz hayatla ve kendimle yüzleştim o kağıt parçasına bakarken. Biraz da sevindim çünkü bu sene böyle bir liste yapmayacağım. İnsanların bana ayna olması gereken dönemi geride bırakmış olmalıyım ki bana eski günlerde olduğu gibi aşırı bir etki yapamıyorlar.
Bu bir itiraf yazısı gibi algılanmasın ricasıyla şunu belirtmek isterim ki: o listeyi yaptığımda bana sağaltıcı bir etkisi olmuştu. İşin ilginç yanı o listede yer alan herkesle halen gayet iyi bir şekilde görüşüyorum. Bunu yazmak istedim, paylaşmak istedim, bu liste bana tortularımla yüzleşme fırsatı sundu. Kendimi haklı görme ve kibir eğilimime de ciddi bir darbe vurdu. Kainatın bir zerresi olarak kendi dışımdaki herşeyle ve herkesle uyum içinde olma kararımı, efendilik taslamak yerine Tanrı'ya kul olma yolunu seçmenin doğruluğunu bana hatırlattı.
Kur'an-ı Kerim'de ilk sistemli okuyuşumda beni derinden sarsan bir sitemle karşılaşmıştım: "Ne kadar az düşünüyorsunuz." Oysa insan çok düşündüğünü zannediyor. Çok düşündüğünü farzedip düşüncelerden uzaklaşmak istiyor. Düşünce ile vesvesenin birbirine karıştığı yer insanı hasta kılıyor. Düşünce rahmani, vesvese ise şeytani bir faaliyet değil midir?
Sevgili dostlarım, Size iyi bir sene dilerim. Temiz gönlünüzden geçen her isteğe kavuşun dilerim. Yokluk ve zulüm altında ezilen bütün insanlar için dua ediyorum. Barış ve kardeşlik için dua ediyorum. Dünyanın iyi bir yer olmasını isteyen herkes için dua ediyorum, iyiler kazansın diye!
Mutlu Seneler! Hepinizi sizi kucaklıyorum.
Açıkçası ben yeni yılın gelişini kutlamakta bir pozitif yansıma görüyorum. Her sene kişisel envanterimi yapıp kendime yeni hedefler koymak benim için çok önemli. Bir keresinde arkadaşlarımla ilişkilerimi gözden geçirmeye karar verip buna ilişkin bir plan yapmışım ve bir defterin arasına koyuvermişim. Geçenlerde evrak-ı metrukemi karıştırırken elime geçti. Pek ilginçti: bilmem kimle az görüş, falanın sorduğu garip sorulara açıkça cevap verme, filanın bütün davetlerine uyup fazla gezip tozma gibi komutlar yazmışım. Köşeye sıkışıp kaldığım bir dönemde ne çok insanın beni-farketmeden- incittiğini veya bazı yorucu ilişkilere girdiğimi ve asıl önemlisi o günlerde ne kadar hassas bir dönemden geçtiğimi anlayıp biraz ürktüm. Biraz hayatla ve kendimle yüzleştim o kağıt parçasına bakarken. Biraz da sevindim çünkü bu sene böyle bir liste yapmayacağım. İnsanların bana ayna olması gereken dönemi geride bırakmış olmalıyım ki bana eski günlerde olduğu gibi aşırı bir etki yapamıyorlar.
Bu bir itiraf yazısı gibi algılanmasın ricasıyla şunu belirtmek isterim ki: o listeyi yaptığımda bana sağaltıcı bir etkisi olmuştu. İşin ilginç yanı o listede yer alan herkesle halen gayet iyi bir şekilde görüşüyorum. Bunu yazmak istedim, paylaşmak istedim, bu liste bana tortularımla yüzleşme fırsatı sundu. Kendimi haklı görme ve kibir eğilimime de ciddi bir darbe vurdu. Kainatın bir zerresi olarak kendi dışımdaki herşeyle ve herkesle uyum içinde olma kararımı, efendilik taslamak yerine Tanrı'ya kul olma yolunu seçmenin doğruluğunu bana hatırlattı.
Kur'an-ı Kerim'de ilk sistemli okuyuşumda beni derinden sarsan bir sitemle karşılaşmıştım: "Ne kadar az düşünüyorsunuz." Oysa insan çok düşündüğünü zannediyor. Çok düşündüğünü farzedip düşüncelerden uzaklaşmak istiyor. Düşünce ile vesvesenin birbirine karıştığı yer insanı hasta kılıyor. Düşünce rahmani, vesvese ise şeytani bir faaliyet değil midir?
Sevgili dostlarım, Size iyi bir sene dilerim. Temiz gönlünüzden geçen her isteğe kavuşun dilerim. Yokluk ve zulüm altında ezilen bütün insanlar için dua ediyorum. Barış ve kardeşlik için dua ediyorum. Dünyanın iyi bir yer olmasını isteyen herkes için dua ediyorum, iyiler kazansın diye!
Mutlu Seneler! Hepinizi sizi kucaklıyorum.
20 Kasım 2008 Perşembe
Doğum Günün Kutlu Olsun Yenilmezlik İnancı!
10 Kasım blogumun doğum günüymüş atlamışım. Kendi çapımda bir depresyondaydım, minör bir depresyon üzülmeyiniz. Depresif dönemlerin de hakkını vermek şart. İnsanlar depresif oldukları ve yoksunluk duygusuna kapıldıkları dönemlerin hakkını vermeyince çok şey yitirirler. Depresyonun başa gelmiş bir bela değil de nefse açılan ciddi bir mücahede olduğunu kabul edenlerdenim.
Depresyona giriş nedenim erken akşamlardı. Saatler geri alınınca adetim hilafında hüzne kapıldım. Hüzün mor bir elbisedir. Gizem ve korkunun kıyafeti. Erken akşamlar bu sene beni, "beni heyecanlandıran şeyler"in az olduğu günlerde yakaladı. Hayat heyecansız olmuyor, zor oluyor...
17 Kasım'da bir yıldönüm daha vardı, sanırım onu isteyerek hatırlayamadım. Israrlı olmak başka ısrarcı olmak başka diye. Şimdi 24 kasım Öğretmenler Gününde başka bir yıldönümüm var. Onu da bizzat atlayacağım. Biskrem reklamında, "Bu akşam çeyrek final akşamı" diyen adam gibi unutacağım ama bilerek unutacağım. Bana bir biskrem veren olursa... Her tutkunun üzerinde, yenilmezlik inancının bile üzerinde: "Bi biskrem versem?"
Bu sayfayı ziyaret eden dostlarıma diyeceğim birkaç söz var: İnternet üzerinden "satış derdi" olmadan veya bir ölçüde "bedava" fikir alışverişi imkanına kavuşmak, bir tür eşitlerin ilişkisi (hakiki anarşizm) olarak beni cezbediyor. Statükoyu inceden delen bir imkan sunuyor bize bloglar. Editörlüğün imaj-makerlik statüsüne de bir darbe vuruyor. Bizi yöneten ve bizi kendi kurdukları projeye mahkum edenler ile aramıza bir mesafe koyma zemini.
"Ve kimsenin almayı düşünmediği mallardı ruhlarımız."
Depresyona giriş nedenim erken akşamlardı. Saatler geri alınınca adetim hilafında hüzne kapıldım. Hüzün mor bir elbisedir. Gizem ve korkunun kıyafeti. Erken akşamlar bu sene beni, "beni heyecanlandıran şeyler"in az olduğu günlerde yakaladı. Hayat heyecansız olmuyor, zor oluyor...
17 Kasım'da bir yıldönüm daha vardı, sanırım onu isteyerek hatırlayamadım. Israrlı olmak başka ısrarcı olmak başka diye. Şimdi 24 kasım Öğretmenler Gününde başka bir yıldönümüm var. Onu da bizzat atlayacağım. Biskrem reklamında, "Bu akşam çeyrek final akşamı" diyen adam gibi unutacağım ama bilerek unutacağım. Bana bir biskrem veren olursa... Her tutkunun üzerinde, yenilmezlik inancının bile üzerinde: "Bi biskrem versem?"
Bu sayfayı ziyaret eden dostlarıma diyeceğim birkaç söz var: İnternet üzerinden "satış derdi" olmadan veya bir ölçüde "bedava" fikir alışverişi imkanına kavuşmak, bir tür eşitlerin ilişkisi (hakiki anarşizm) olarak beni cezbediyor. Statükoyu inceden delen bir imkan sunuyor bize bloglar. Editörlüğün imaj-makerlik statüsüne de bir darbe vuruyor. Bizi yöneten ve bizi kendi kurdukları projeye mahkum edenler ile aramıza bir mesafe koyma zemini.
"Ve kimsenin almayı düşünmediği mallardı ruhlarımız."
11 Kasım 2008 Salı
MALDONADO URFASPOR'DA OYNAR MI?
Sergen Yalçın'ın sözleri Urfalılar'ı kızdırmış. Milli hasletlerimizden biri olan alınganlık meselesini çözmek için bir alınganlık devrimi yapmamız lazım. Bu serpuşun, pardon sözün adı "espri"dir.
Üstelik alınması gereken birisi varsa Maldonado iken fırsatı kaçırmayıp Urfalılar alınmış. Önerim şu: Urfa aidiyetli Türk vatandaşlarından biri çıkıp dese, "Biz Maldonado'yu istemeyiz çünkü saçlarını kesmiş. Bize havalı, yakışıklı ve ilk onbirde oynayacak kapasitede biri lazım. Maldonado olamaz!"
Sergen'ciğim diyor ki hem saçını kestirmiş hem de Fener'de oynuyor. Kabahat üstüne kabahat. Sergen Fener'e takım kuracak olsa Maldonado'yu Urfa'ya bir şekilde gönderecek. Siirt Jet-pa günlerinden oralarda bir prestij yapmıştır herhalde. Ben Maldonado'nun yerine olsam durmam giderim. Patlıcanlı kebap, ayva tavası, mırra, Balıklı Göl, sıra geceleri ve konukseverlik bunların hepsi Urfa'da.
Meselenin bir de şu tarafı var, Madonado Fener'i bırakıp hiç bir yere gidemez. Ortasahada biçerdöver gibi oynayan Josico insaflı bir hakemden kırmızı kart gördüğünde Semih'in yerine oyuna kim girecek?.. Güiza çıkamaz çünkü onun gol kaçırma görevi var!
Sevgili Galatasaray taraftarı dostlarım: Geçen hafta Fener'de kendi ellerimizle dört gol yedik. Olsun yapacak birşey yok. Sikibbe yaramaz çocuk Lincoln'le Meria'ya Portekiz'de çapkınlık yapmaları için gece izin vermiş. Takımın ve galiba Sicbbe'nin havası fazlasıyla bozulmuş anlaşılan. Her derbi öncesi disiplin sorunu... Adnan Sezgin kızmışmış ama bence Sicbbe haklı o Lincoln imkanı yok söz dinlemez, ben de onu o yüzden severim, mesela sarı kart görmezse içim cız eder, "Acaba nesi var birşeye mi kırıldı." derim.
İlk kareye dönecek olursak "espri" zeka kökenli bir sözdür. Esprilerden zeki insanlar zevk alır. Esprileri zeki insanlar yapar. Espriden alınmak yerine espri ile karşılık vermek adaptandır. Eğer Sergen'ciğim pot kırdıysa buna espri ile karşılık vermek de şık bir davranıştır. Her durumdan iktidar ve aidiyet problemi çıkarmak ise hoş değil. Gerginlikten beslenmek obezite veya bulimia gibi istenmeyen sonuçlara sebep olabilir. Yaşasın Dilara Koçak!
Üstelik alınması gereken birisi varsa Maldonado iken fırsatı kaçırmayıp Urfalılar alınmış. Önerim şu: Urfa aidiyetli Türk vatandaşlarından biri çıkıp dese, "Biz Maldonado'yu istemeyiz çünkü saçlarını kesmiş. Bize havalı, yakışıklı ve ilk onbirde oynayacak kapasitede biri lazım. Maldonado olamaz!"
Sergen'ciğim diyor ki hem saçını kestirmiş hem de Fener'de oynuyor. Kabahat üstüne kabahat. Sergen Fener'e takım kuracak olsa Maldonado'yu Urfa'ya bir şekilde gönderecek. Siirt Jet-pa günlerinden oralarda bir prestij yapmıştır herhalde. Ben Maldonado'nun yerine olsam durmam giderim. Patlıcanlı kebap, ayva tavası, mırra, Balıklı Göl, sıra geceleri ve konukseverlik bunların hepsi Urfa'da.
Meselenin bir de şu tarafı var, Madonado Fener'i bırakıp hiç bir yere gidemez. Ortasahada biçerdöver gibi oynayan Josico insaflı bir hakemden kırmızı kart gördüğünde Semih'in yerine oyuna kim girecek?.. Güiza çıkamaz çünkü onun gol kaçırma görevi var!
Sevgili Galatasaray taraftarı dostlarım: Geçen hafta Fener'de kendi ellerimizle dört gol yedik. Olsun yapacak birşey yok. Sikibbe yaramaz çocuk Lincoln'le Meria'ya Portekiz'de çapkınlık yapmaları için gece izin vermiş. Takımın ve galiba Sicbbe'nin havası fazlasıyla bozulmuş anlaşılan. Her derbi öncesi disiplin sorunu... Adnan Sezgin kızmışmış ama bence Sicbbe haklı o Lincoln imkanı yok söz dinlemez, ben de onu o yüzden severim, mesela sarı kart görmezse içim cız eder, "Acaba nesi var birşeye mi kırıldı." derim.
İlk kareye dönecek olursak "espri" zeka kökenli bir sözdür. Esprilerden zeki insanlar zevk alır. Esprileri zeki insanlar yapar. Espriden alınmak yerine espri ile karşılık vermek adaptandır. Eğer Sergen'ciğim pot kırdıysa buna espri ile karşılık vermek de şık bir davranıştır. Her durumdan iktidar ve aidiyet problemi çıkarmak ise hoş değil. Gerginlikten beslenmek obezite veya bulimia gibi istenmeyen sonuçlara sebep olabilir. Yaşasın Dilara Koçak!
26 Ekim 2008 Pazar
Protest O! II
Toplum içinde konuşma ve düşünceleri dile getirme becerisini her Türk gibi biraz geç geliştirmiş olduğumu itiraf ediyorum. Bunu içimi dökmek ve kendime yandaş aramak için de yapmıyorum.Sadece yetiştiğim ortamda bütün yaşıtlarım gibi susturularak büyümekten bir fayda elde etmediğimi belirtmek zorundayım. Mensup olduğum kuşak biraz moda dünya görüşlerinin, biraz da kendi geçmişlerindeki yanlışa tepki göstererek çocuklarına söz hakkı tanıdılar. Farkında mısınız bilmem ama konuşarak büyüyen bu kuşak çok küçük yaşta anne ve babalarını yönetmeye başladılar çünkü anne babaları geç konuşmuş insanlar olarak onların karşısında zayıf kalmışlardı. Bunun sakıncaları ve faydası üzerine fikir yürütmek istemiyorum bir aile sorunudur, herkes aile içinde bir çözüme ulaşır.
Mesele sosyal travmaların çözümüne gelince, ben yorgunum. Ne meydanlarda konuşacak halim var ne de konuşanları dinleyecek. Kimsenin lideri veya kanaat önderi olmak hevesine kapılamayacak kadar kendi halimde olmaktan mesudum.
Fakat bir kusurum var ki önem verdiğim konularda düşüncelerimi yazı yolu ile anlatmayı seviyorum. Bu beni hayata bağlıyor ve güçlendiriyor.
Bir kusurum daha var: Yaşadığım toplumda demokratik bir ortam istiyorum.
Dün bir arkadaşımla sohbet ederken bana, "Bir türlü anlaşamıyoruz işte!" dedi. Anlaşıyorduk aslında, birbirimizin meramını, arzusunu, isteğini konuşarak öğreniyorduk ama onun anlaşmaktan anladığı benim ona tamamiyle hak vermemden geçiyordu. Yine aslında! Ona tamamiyle hak veriyordum, hiç de mantıksız konuşmuyordu; sadece onunla aynı fikirde değildim. Konuşmayı bir sonuca bağlayıp damgamı vurup onu karşıma almamıştım. İşte bu yüzden, sohbetleri; çay saatlerini, içki masalarını ya tatsız espriler yada yüksek sesle atılan nutuklar yada suskunluklar kaplıyor.
Şimdilik bu kadar.
Mesele sosyal travmaların çözümüne gelince, ben yorgunum. Ne meydanlarda konuşacak halim var ne de konuşanları dinleyecek. Kimsenin lideri veya kanaat önderi olmak hevesine kapılamayacak kadar kendi halimde olmaktan mesudum.
Fakat bir kusurum var ki önem verdiğim konularda düşüncelerimi yazı yolu ile anlatmayı seviyorum. Bu beni hayata bağlıyor ve güçlendiriyor.
Bir kusurum daha var: Yaşadığım toplumda demokratik bir ortam istiyorum.
Dün bir arkadaşımla sohbet ederken bana, "Bir türlü anlaşamıyoruz işte!" dedi. Anlaşıyorduk aslında, birbirimizin meramını, arzusunu, isteğini konuşarak öğreniyorduk ama onun anlaşmaktan anladığı benim ona tamamiyle hak vermemden geçiyordu. Yine aslında! Ona tamamiyle hak veriyordum, hiç de mantıksız konuşmuyordu; sadece onunla aynı fikirde değildim. Konuşmayı bir sonuca bağlayıp damgamı vurup onu karşıma almamıştım. İşte bu yüzden, sohbetleri; çay saatlerini, içki masalarını ya tatsız espriler yada yüksek sesle atılan nutuklar yada suskunluklar kaplıyor.
Şimdilik bu kadar.
20 Ekim 2008 Pazartesi
MASUM

(Bu çalışma 28. doğumgünü vesilesiyle Özgün’e adanmıştır. Davut kadar aziz ol!)
Mikelangelo, Pieta’da ikili figür kullanarak henüz 25 yaşındayken heykel sanatının inceliklerine ne kadar vakıf olduğunu çağlara ilan ettikten sonra 5.17metre boyunda bir “dev” heykeli yaptı: Davut. Davut’un Golyat’a (Kur’an-ı Kerim’de Calut) saldırmaya karar verdiği anı temsil eden Davut Heykeli 8 Eylül 1504 günü Floransa güneşine çıkarıldığında Floransa’lılar belki de o gün ikinci bir güneşin doğduğunu düşünmüşlerdir.
Bütün üstün vasıflılar ve yüksek sanat sahipleri gibi Mikelangelo hiç kuşkusuz şunun farkındaydı: Büyük eserler daima olağanüstü ve hatta insanüstü bir esin ve çaba ile ortaya çıkmaktaydı. Bunu eseri hakkında sarf ettiği cümleden anlamamız mümkündür, “ Ben sadece Tanrı’nın yarattığı mükemmel bir mermerin fazlalıklarını aldım.” Rönesans sanatçılarının seçilmiş elçiler olduklarını biraz olsun fark edenler böyle bir sözü ancak seçilmiş bir insanın söyleyebileceğini de anlayacaklardır. Bu görüş açısı ile meseleye eğilmek sonucunda bu mütevazı görünen ifade ile Mikelangelo’nun neyi kastettiğini anlamamız mümkün olabilir: Rönesans güzellik idealinin Antik Yunan’da sahip olduğu itibarı yeniden kazandığı bir dönemdir. Hıristiyanlık için kutsal olan temaların bu estetik kurallarla yeniden üretilmiş olması sürecinde sanatçıların eserlerini yaratırken aynı zamanda da ibadet etiklerini söylemek imkan dahilindedir. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Atalarımız sadece taşı işlemekle kalmamış aynı zamanda ibadet etmişlerdir.” dediği gibi yada Yahya Kemal’in Süleymaniye için “Taştan Besmele” ifadesini kullanması gibi bir aşkınlık ve adanmışlık durumuna dikkatinizi çekmek isterim.
Davut Heykeline gönlümü kaptırdığımda otuzlu yaşlarımdaydım. Bu çırılçıplak heykelden taşan mesajın beni neden cezbettiğini anlamam ise neredeyse yirmi seneme mal oldu. Bu devin duruşu, başını belirsizce eğişi, elindeki sapanı omzunda gizler gibi tutuşundaki zerafetin anlamı şuydu: Masumiyet… Mikelangelo’nun söz konusu mermerin içinden sadece bir figürü değil o ruhun en önemli vasfı olan masumiyeti de ortaya çıkardığını, hatta sadece bu sebeple heykeli yonttuğunu zaman içinde fark ettim.
Tevrat’ta geçen genç çoban Davut’un Golyat ile savaşmasının hikayesini okuyanlar bilirler; Golyat, kendisi ile ölümüne dövüşmek için meydana gelen bu güneş saçlı delikanlıyı karşısında görünce onunla ince bir şekilde dalga geçer. Golyat Pekin Olimpiyatlarında gülleleri, çekiçleri atan atletleri kıskandıracak kadar iri bir savaşçıdır. Davut ise savaşan ağabeylerine kumanya getirmek için savaş meydanına gelmiştir. Saflardan ileri çıkıp İsrailoğulları’na teke tek dövüş yapmak için meydan okuyan Golyat’ın karşısına çıkmayı göze alacak bir babayiğit de yok gibidir. Kral Saul’un ( Kur’an’da Talut) askerleri bu insan azmanının karşısına çıkmayı düşünmek söyle dusun, o heybetin karşısında adeta tir tir titremektedirler. Bu manzarayı gören Davut, Kral Saul’a, Golyat’ı yenebileceğini söyler. Saul, bu teklifi şaşkınlıkla karşılasa da Davut’a itiraz etmez. O’nu meydana sürmeden önce bir zırh giydirir, (fakat muhtemelen tabiatın bağrında yalınayak başıkabak dolaşan) Davut bu zırhın içinde hiç de rahat edemez ve zırhı çıkarır. Heybesine birkaç taş alır ve kendisiyle dalga geçen zırhlara bürünmüş Golyat’ın gözüne sapanıyla tek bir atış yapar. Bir tam isabet! İşte bu Golyat’ın sonu olacaktır.
Davut’un devasa cüsseli Golyat’ı bir darbe ile saf dışı bırakması kadar bu mücadeleye gencecik bir delikanlının safiyetiyle talip olmasındaki mana da çok önemlidir. Davut’un masumiyetinin bir benzerine Müslümanlık tarihinde Hz. Ali’nin bir kıssasında rastlarız. Hz. Ali savaş meydanında yüzüne tüküren hasmına kinlenip (şahsi bir öfkeye kapılarak) hamle yaptığını fark ettiğinde kendini tutup; rakibinin canını bağışlar. Davut’un Golyat’ı öldürürkenki masumiyeti ile Ali’nin hasmını öldürmekten vazgeçmesindeki masumiyet aynıdır: “Tanrı’ya teslimiyet”: Davut gibi Hz. Ali de ne yapılırsa “Allah için” yapmak terbiyesi ile davranan insanlardır.
İslami kaynaklar Musa Peygamberin ölümünden sonra İsrailoğulları’nın pek çoğunun yoldan çıktığını ve Allah’ın da onlara kafir bir kabileyi musallat ettiği yazar. Yahudiler için kutsal bir emanet olan “Tabut” işte bu kabilenin reisi olan Golyat’ın eline geçmiştir. Bu yüzden savaşırlar. İsrail oğulları’nın kralı Saul Golyat’la savaşmak için çağrı yapar.Ancak küçük bir ordu toplayabilir. İsrailoğulları’nın “yoldan çıkmış” olan bir çoğu bu savaşa katılmaktan imtina etmişlerdir. Genç Davut’un Golyat’ı saf dışı bırakması ile bu küçük ordu şahlanacak ve güçlü rakiplerini yeneceklerdir. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Tanrı’nın inananlara yardımının bir örneği olarak yer alıyor: “…Onlar Calut ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkar eden bu topluma karşı bize yardım et!” diye dua ettiler. Bunun üzerine, onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar. Davut da Calut’u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti. Ve eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi (Allah’ın bazı insanları bazıları ile savması olmasaydı...) yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.” (Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi 249-250-251)
Bu savaşın ardından Davut’un yükselişinin hikayesi başlar. Davut Kutsal “Tabut”u geri alır ve kısa zamanda da İsrail oğullarının başına geçer. Aralarındaki bağların zayıfladığı 12 kabileyi bir araya toplamak için çabalar, bu minvalde 12 kabilenin her birinden bir kadınla evlenir. Böylece her kabileye kendi soyundan bir mirasçı vadeden bu eylem ile birleştirici bir misyon üstlenir. Nuh peygamberden sonra yeni bir soyun atası;“Zamanın Adem’i” olur. İsrailoğulları’nı yeni bir geleceğe yöneltir. Bu soy Hz. İsa’ya kadar erişecektir.
Davut kırk yıl hükümdarlık yaptı, İsrailoğulları en parlak dönemlerini Davut zamanında yaşadılar. Davut Kudüs’ü fethetti ve krallığının başkenti yaptı. Küdüs’ün çağlar boyunca tektanrılı dinler için taşıdığı anlamı düşünecek olursak; Davut’un başardığı işin büyüklüğünü de fark edebiliriz.
İsrailoğullarının macerası bir bakıma Homo sapiens’in karakterini tamamen ortaya koyan bir hikayedir. Musa Peygamberin onları dine davet ettiği zamandan itibaren inanç konusunda birçok gelgitler yaşayan bu halkın insan nefsinin Tanrı’nın iradesine boyun eğmekteki kararsızlığı ve ayni minvalde her fırsatta üstünlük davası gütmelerinin örnekleri hiç de az değildir. Bu vakıanın insanlığın bilinç açısından inanç karşınında sınanmasının hikayesi olarak ele alınması; (Ertuğrul Kürkçü’ye atıfla) “Anlatılan Senin Hikayendir” şeklinde formüle edilmesi manidar ve zihin açıcı bir yaklaşım olabilir.
Tektanrılı dinlerin tarihi, insanların bir Tanrı’dansa kendi yarattıkları putlara tapmaya ve önderlerini Tanrı olarak kabul etmeye eğilimli olmalarının örnekleri ile maluldür: “Hakikati inkara şartlanmış olan şu İsrailoğulları (zaten) Davut’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir: Böyledir çünkü onlar Allah’a isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı oldular.” ( Ku’an-ı Kerim, Maide 78)
Bu ayete Muhammet Eset’in verdiği dipnot ise: “Lafzen, “doğru yoldan sapmış olan, yani bu güne kadar bu durumda ısrar eden (Razi’nin yorumundan alıntıyla): zaman içinde ilahlığı dini önderlerine yakıştırmaya başlayan -dinler tarihinde çok sık karşılaşılan bir olgu- bir çok topluğa işaret.” edildiğine dikkatimizi çekiyor.
Homo sapiensin her türlü eğiliminin İsrailoğulları’nın macerasında bulmamızın nedeni onların İlk kitap inen topluluk olmalarından kaynaklanmaktadır. Davut ise Musa’dan sonra gelen ve Musa şeraitinin sadık temsilcisi olmaktan dolayı çok özeldir. Bu özel duruma ona vahyedilen Zebur ile dikkat çekilmiştir. Zebur’da hiçbir şeriat kuralı yoktur, Tanrı’ya yakarış ve övgülerden oluşan bir metindir.
Tanrının seçkin kulu yakışıklı Davut’a Zebur’un ilham olunmasına masumiyetinin Tanrı tarafından belgelenmesi olarak bakmak mümkündür: “… Biz bazı nebilere diğerlerine nazaran daha büyük bir yücelik tevdi etmişizdir; tıpkı Davut’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) ilahi hikmetlerle dolu bir kitap (Zebur) verdiğimiz gibi.” ( Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi, 55) Tanrı’nın peygamberliğin yanı sıra hükümdarlık da verdiği Davut, mezmurlar boyunca Tanrı’ya sığınır ve ondan yardım ister. Yoldan çıkmış İsrailoğulları’nı tekrar derleyip toparlamak gibi ağır bir yükümlülükten hiç şikayet etmeden sadece görevini başarı ile yapmak için yardım diler. Büyük işler başarmış olan Davut Mezmurlar boyunca sürekli Tanrı’dan yardım isterken, bu yakarışların içinde hırs ve öfkeye dair bir kelime dahi geçmemesi de dikkate değerdir. Zebur’un hiçbir şeriat hükmü taşımaması sadece ilahi aşkın terennümlerine yer vermesi de buna dahil olunca, gözümün önüne ordusuna önderlik ederken kuşlarla birlikte şarkı söyleyen ateş saçlı bir “çocuk” geliyor. Yahudi kaynaklarında Hz. Davut’un mızmar denilen bir müzik aleti çaldığı yazılıdır. Kur’an’da da (Sad suresi): “(Her taraftan) gelen kuşlar ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı.” denilmektedir.
“Ya Rab, Çadırına kim konuk olabilir?
Kutsal dağında kim oturabilir?
Kusursuz yaşam süren,
Adil davranan,
Yürekten gerçeği söyleyen.
İftira etmez,
Dostuna zarar vermez,
Komşusuna kara çalmaz böylesi
Aşağılık insanları hor görür,
Ama Rab’den korkanlara saygı duyar,
Kendi zararına and içse bile, dönmez andından.
Parasını faize vermez,
suçsuza karşı rüşvet almaz.
Böyle yaşayan asla sarsılmayacak.” (Mezmurlar 15)
Davut’un varisi Hz. İsa sıkça Mezmurlar’a değinir:
“Siz Kutsal Yazılar’da deneni hiç okumadınız mı?” dedi:
“Yapıcıların kaldırıp attıkları Taş
Baş köşeye konulan taş oldu.
Rab’den sağlandı bu.
Gözlerimiz önünde ne görkem!” (Mezmurlar 118:22-23)
Bu nedenle, size derim ki Tanrı’nın hükümranlığı sizlerden alınacak ve ona yaraşan ürünleri veren topluma verilecek. (O taşa çarpıp düşen paramparça olacak. Taş da kimin üstüne düşerse onu ezip toz edecek.) Başrahiplerle Ferisiler O’nun simgesel öykülerini duyunca kendilerinden söz ettiğini anladılar.”
( Matta 21)
Davut Peygamber’in hayat hikayesi üzerine bazı yapılan değerlendirmeler onu mahkum etmektedir: Davut’un (Süleyman peygamberin annesi olan) komutan Uriah’ın karısı Bath-Sheba’ya aşık olup Uriah’ın ölümünden sonra onunla evlenmesi üzerine yapılan polemik Kur’an-ı Kerim’de Davut’un bir dava vesilesi ile sınandığını düşünüp af dilemesi ve bağışlanması sonucuna bağlanır (Sad suresi, 23-26).
Birçok peygamberin hayatı üzerine yapılan bu polemiklerin temelinde; peygamberlerin tanrısal kusursuzluk taşıması ve üstün insanlar olması hatta daha ileri giderek “Tanrı” olması beklentisi yatmaktadır. Her peygamberin Tanrı sanılmasını önleyecek bir veya birkaç hatası ve zaafı vardır. Bu azizler ve veliler için de bir vakıadır. Kutsal kitaplardaki, özellikle Kur’an-ı Kerim’deki anlayış ise peygamberlerin kusursuz olmaktan çok Tanrı’ya yakın ve “tevvab” (sürekli tövbe eden) olmaları üzerine kurulmuştur. İsa Peygamberin önerisini de analım: “İlk taşı günahsız olan atsın!”
Mesele masumiyetin dünya değerleri ile tespit edilip edilmeyeceğidir. Af dileyeni bağışlamamak ancak insana has bir tutumdur. Böylece dünya ahlaki haritası hiç kimsenin masum olamayacağı bir izobar sistemine mahkum edilmiştir. Bu ise insanlığın barış içinde bir geleceğe yönelme ihtiyacını bir ümitsizlik deryasına sürmektedir. Affederek masumiyetin iadesi bir prensip olacaksa; bu prensibi “sadece Tanrı’nın kusursuz olması” anlayışı ile inşa etmek mümkündür ve başka hiçbir yol insanın masumiyet konusunda herhangi bir ümit taşımasına müsaade etmeyecektir. Hiç kimsenin masum olmadığı bir dünya için tasavvur edilebilecek gelecek ise ancak bir erken kıyamet günü tasarımıdır (ecel-i kaza). Masumiyet doğuştan edinilmiş bir nitelik olmaktan ziyade manevi ve ahlaki bir olgunlaşma ile kazanılabilir. Tercih yapmak gerekirse hiç şüphe yoktur ki Tanrı’nın bağışlaması insanınkinden üstündür.
Toparlarsak; Davut, Musa şeriatının yeniden güçlenmesini sağlayan ve İsrailoğulları’nı geleceğe taşıyandır. İsa peygamberin Davut soyundan olması ise İncil’de onun “Mesih”liğini tescil eder. İsa bir bakıma aynı üstün vasıfların ve elbette masumiyetin bir timsali olarak onun manevi mirasına da varistir. Davut ve İsa’nın uyarıcı konumları ve masumiyetleri İncil’de ve Kur’an-ı Kerim’de tereddütsüzce kabul edilir ki esas itibariyle bütün peygamberler aynıdır. Mevlana Celalettin’in Fihi Mafih’de önemle üzerinde durduğu bu hususiyetin; peygamberlerin aynı mesajı taşıyan elçiler olmalarının bir türlü kabul görmeyişi ilginçtir. Homo sapiensin karakterine ise ne yazık ki uygundur.
Mikelangelo, Pieta’da ikili figür kullanarak henüz 25 yaşındayken heykel sanatının inceliklerine ne kadar vakıf olduğunu çağlara ilan ettikten sonra 5.17metre boyunda bir “dev” heykeli yaptı: Davut. Davut’un Golyat’a (Kur’an-ı Kerim’de Calut) saldırmaya karar verdiği anı temsil eden Davut Heykeli 8 Eylül 1504 günü Floransa güneşine çıkarıldığında Floransa’lılar belki de o gün ikinci bir güneşin doğduğunu düşünmüşlerdir.
Bütün üstün vasıflılar ve yüksek sanat sahipleri gibi Mikelangelo hiç kuşkusuz şunun farkındaydı: Büyük eserler daima olağanüstü ve hatta insanüstü bir esin ve çaba ile ortaya çıkmaktaydı. Bunu eseri hakkında sarf ettiği cümleden anlamamız mümkündür, “ Ben sadece Tanrı’nın yarattığı mükemmel bir mermerin fazlalıklarını aldım.” Rönesans sanatçılarının seçilmiş elçiler olduklarını biraz olsun fark edenler böyle bir sözü ancak seçilmiş bir insanın söyleyebileceğini de anlayacaklardır. Bu görüş açısı ile meseleye eğilmek sonucunda bu mütevazı görünen ifade ile Mikelangelo’nun neyi kastettiğini anlamamız mümkün olabilir: Rönesans güzellik idealinin Antik Yunan’da sahip olduğu itibarı yeniden kazandığı bir dönemdir. Hıristiyanlık için kutsal olan temaların bu estetik kurallarla yeniden üretilmiş olması sürecinde sanatçıların eserlerini yaratırken aynı zamanda da ibadet etiklerini söylemek imkan dahilindedir. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Atalarımız sadece taşı işlemekle kalmamış aynı zamanda ibadet etmişlerdir.” dediği gibi yada Yahya Kemal’in Süleymaniye için “Taştan Besmele” ifadesini kullanması gibi bir aşkınlık ve adanmışlık durumuna dikkatinizi çekmek isterim.
Davut Heykeline gönlümü kaptırdığımda otuzlu yaşlarımdaydım. Bu çırılçıplak heykelden taşan mesajın beni neden cezbettiğini anlamam ise neredeyse yirmi seneme mal oldu. Bu devin duruşu, başını belirsizce eğişi, elindeki sapanı omzunda gizler gibi tutuşundaki zerafetin anlamı şuydu: Masumiyet… Mikelangelo’nun söz konusu mermerin içinden sadece bir figürü değil o ruhun en önemli vasfı olan masumiyeti de ortaya çıkardığını, hatta sadece bu sebeple heykeli yonttuğunu zaman içinde fark ettim.
Tevrat’ta geçen genç çoban Davut’un Golyat ile savaşmasının hikayesini okuyanlar bilirler; Golyat, kendisi ile ölümüne dövüşmek için meydana gelen bu güneş saçlı delikanlıyı karşısında görünce onunla ince bir şekilde dalga geçer. Golyat Pekin Olimpiyatlarında gülleleri, çekiçleri atan atletleri kıskandıracak kadar iri bir savaşçıdır. Davut ise savaşan ağabeylerine kumanya getirmek için savaş meydanına gelmiştir. Saflardan ileri çıkıp İsrailoğulları’na teke tek dövüş yapmak için meydan okuyan Golyat’ın karşısına çıkmayı göze alacak bir babayiğit de yok gibidir. Kral Saul’un ( Kur’an’da Talut) askerleri bu insan azmanının karşısına çıkmayı düşünmek söyle dusun, o heybetin karşısında adeta tir tir titremektedirler. Bu manzarayı gören Davut, Kral Saul’a, Golyat’ı yenebileceğini söyler. Saul, bu teklifi şaşkınlıkla karşılasa da Davut’a itiraz etmez. O’nu meydana sürmeden önce bir zırh giydirir, (fakat muhtemelen tabiatın bağrında yalınayak başıkabak dolaşan) Davut bu zırhın içinde hiç de rahat edemez ve zırhı çıkarır. Heybesine birkaç taş alır ve kendisiyle dalga geçen zırhlara bürünmüş Golyat’ın gözüne sapanıyla tek bir atış yapar. Bir tam isabet! İşte bu Golyat’ın sonu olacaktır.
Davut’un devasa cüsseli Golyat’ı bir darbe ile saf dışı bırakması kadar bu mücadeleye gencecik bir delikanlının safiyetiyle talip olmasındaki mana da çok önemlidir. Davut’un masumiyetinin bir benzerine Müslümanlık tarihinde Hz. Ali’nin bir kıssasında rastlarız. Hz. Ali savaş meydanında yüzüne tüküren hasmına kinlenip (şahsi bir öfkeye kapılarak) hamle yaptığını fark ettiğinde kendini tutup; rakibinin canını bağışlar. Davut’un Golyat’ı öldürürkenki masumiyeti ile Ali’nin hasmını öldürmekten vazgeçmesindeki masumiyet aynıdır: “Tanrı’ya teslimiyet”: Davut gibi Hz. Ali de ne yapılırsa “Allah için” yapmak terbiyesi ile davranan insanlardır.
İslami kaynaklar Musa Peygamberin ölümünden sonra İsrailoğulları’nın pek çoğunun yoldan çıktığını ve Allah’ın da onlara kafir bir kabileyi musallat ettiği yazar. Yahudiler için kutsal bir emanet olan “Tabut” işte bu kabilenin reisi olan Golyat’ın eline geçmiştir. Bu yüzden savaşırlar. İsrail oğulları’nın kralı Saul Golyat’la savaşmak için çağrı yapar.Ancak küçük bir ordu toplayabilir. İsrailoğulları’nın “yoldan çıkmış” olan bir çoğu bu savaşa katılmaktan imtina etmişlerdir. Genç Davut’un Golyat’ı saf dışı bırakması ile bu küçük ordu şahlanacak ve güçlü rakiplerini yeneceklerdir. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Tanrı’nın inananlara yardımının bir örneği olarak yer alıyor: “…Onlar Calut ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkar eden bu topluma karşı bize yardım et!” diye dua ettiler. Bunun üzerine, onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar. Davut da Calut’u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti. Ve eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi (Allah’ın bazı insanları bazıları ile savması olmasaydı...) yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.” (Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi 249-250-251)
Bu savaşın ardından Davut’un yükselişinin hikayesi başlar. Davut Kutsal “Tabut”u geri alır ve kısa zamanda da İsrail oğullarının başına geçer. Aralarındaki bağların zayıfladığı 12 kabileyi bir araya toplamak için çabalar, bu minvalde 12 kabilenin her birinden bir kadınla evlenir. Böylece her kabileye kendi soyundan bir mirasçı vadeden bu eylem ile birleştirici bir misyon üstlenir. Nuh peygamberden sonra yeni bir soyun atası;“Zamanın Adem’i” olur. İsrailoğulları’nı yeni bir geleceğe yöneltir. Bu soy Hz. İsa’ya kadar erişecektir.
Davut kırk yıl hükümdarlık yaptı, İsrailoğulları en parlak dönemlerini Davut zamanında yaşadılar. Davut Kudüs’ü fethetti ve krallığının başkenti yaptı. Küdüs’ün çağlar boyunca tektanrılı dinler için taşıdığı anlamı düşünecek olursak; Davut’un başardığı işin büyüklüğünü de fark edebiliriz.
İsrailoğullarının macerası bir bakıma Homo sapiens’in karakterini tamamen ortaya koyan bir hikayedir. Musa Peygamberin onları dine davet ettiği zamandan itibaren inanç konusunda birçok gelgitler yaşayan bu halkın insan nefsinin Tanrı’nın iradesine boyun eğmekteki kararsızlığı ve ayni minvalde her fırsatta üstünlük davası gütmelerinin örnekleri hiç de az değildir. Bu vakıanın insanlığın bilinç açısından inanç karşınında sınanmasının hikayesi olarak ele alınması; (Ertuğrul Kürkçü’ye atıfla) “Anlatılan Senin Hikayendir” şeklinde formüle edilmesi manidar ve zihin açıcı bir yaklaşım olabilir.
Tektanrılı dinlerin tarihi, insanların bir Tanrı’dansa kendi yarattıkları putlara tapmaya ve önderlerini Tanrı olarak kabul etmeye eğilimli olmalarının örnekleri ile maluldür: “Hakikati inkara şartlanmış olan şu İsrailoğulları (zaten) Davut’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir: Böyledir çünkü onlar Allah’a isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı oldular.” ( Ku’an-ı Kerim, Maide 78)
Bu ayete Muhammet Eset’in verdiği dipnot ise: “Lafzen, “doğru yoldan sapmış olan, yani bu güne kadar bu durumda ısrar eden (Razi’nin yorumundan alıntıyla): zaman içinde ilahlığı dini önderlerine yakıştırmaya başlayan -dinler tarihinde çok sık karşılaşılan bir olgu- bir çok topluğa işaret.” edildiğine dikkatimizi çekiyor.
Homo sapiensin her türlü eğiliminin İsrailoğulları’nın macerasında bulmamızın nedeni onların İlk kitap inen topluluk olmalarından kaynaklanmaktadır. Davut ise Musa’dan sonra gelen ve Musa şeraitinin sadık temsilcisi olmaktan dolayı çok özeldir. Bu özel duruma ona vahyedilen Zebur ile dikkat çekilmiştir. Zebur’da hiçbir şeriat kuralı yoktur, Tanrı’ya yakarış ve övgülerden oluşan bir metindir.
Tanrının seçkin kulu yakışıklı Davut’a Zebur’un ilham olunmasına masumiyetinin Tanrı tarafından belgelenmesi olarak bakmak mümkündür: “… Biz bazı nebilere diğerlerine nazaran daha büyük bir yücelik tevdi etmişizdir; tıpkı Davut’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) ilahi hikmetlerle dolu bir kitap (Zebur) verdiğimiz gibi.” ( Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi, 55) Tanrı’nın peygamberliğin yanı sıra hükümdarlık da verdiği Davut, mezmurlar boyunca Tanrı’ya sığınır ve ondan yardım ister. Yoldan çıkmış İsrailoğulları’nı tekrar derleyip toparlamak gibi ağır bir yükümlülükten hiç şikayet etmeden sadece görevini başarı ile yapmak için yardım diler. Büyük işler başarmış olan Davut Mezmurlar boyunca sürekli Tanrı’dan yardım isterken, bu yakarışların içinde hırs ve öfkeye dair bir kelime dahi geçmemesi de dikkate değerdir. Zebur’un hiçbir şeriat hükmü taşımaması sadece ilahi aşkın terennümlerine yer vermesi de buna dahil olunca, gözümün önüne ordusuna önderlik ederken kuşlarla birlikte şarkı söyleyen ateş saçlı bir “çocuk” geliyor. Yahudi kaynaklarında Hz. Davut’un mızmar denilen bir müzik aleti çaldığı yazılıdır. Kur’an’da da (Sad suresi): “(Her taraftan) gelen kuşlar ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı.” denilmektedir.
“Ya Rab, Çadırına kim konuk olabilir?
Kutsal dağında kim oturabilir?
Kusursuz yaşam süren,
Adil davranan,
Yürekten gerçeği söyleyen.
İftira etmez,
Dostuna zarar vermez,
Komşusuna kara çalmaz böylesi
Aşağılık insanları hor görür,
Ama Rab’den korkanlara saygı duyar,
Kendi zararına and içse bile, dönmez andından.
Parasını faize vermez,
suçsuza karşı rüşvet almaz.
Böyle yaşayan asla sarsılmayacak.” (Mezmurlar 15)
Davut’un varisi Hz. İsa sıkça Mezmurlar’a değinir:
“Siz Kutsal Yazılar’da deneni hiç okumadınız mı?” dedi:
“Yapıcıların kaldırıp attıkları Taş
Baş köşeye konulan taş oldu.
Rab’den sağlandı bu.
Gözlerimiz önünde ne görkem!” (Mezmurlar 118:22-23)
Bu nedenle, size derim ki Tanrı’nın hükümranlığı sizlerden alınacak ve ona yaraşan ürünleri veren topluma verilecek. (O taşa çarpıp düşen paramparça olacak. Taş da kimin üstüne düşerse onu ezip toz edecek.) Başrahiplerle Ferisiler O’nun simgesel öykülerini duyunca kendilerinden söz ettiğini anladılar.”
( Matta 21)
Davut Peygamber’in hayat hikayesi üzerine bazı yapılan değerlendirmeler onu mahkum etmektedir: Davut’un (Süleyman peygamberin annesi olan) komutan Uriah’ın karısı Bath-Sheba’ya aşık olup Uriah’ın ölümünden sonra onunla evlenmesi üzerine yapılan polemik Kur’an-ı Kerim’de Davut’un bir dava vesilesi ile sınandığını düşünüp af dilemesi ve bağışlanması sonucuna bağlanır (Sad suresi, 23-26).
Birçok peygamberin hayatı üzerine yapılan bu polemiklerin temelinde; peygamberlerin tanrısal kusursuzluk taşıması ve üstün insanlar olması hatta daha ileri giderek “Tanrı” olması beklentisi yatmaktadır. Her peygamberin Tanrı sanılmasını önleyecek bir veya birkaç hatası ve zaafı vardır. Bu azizler ve veliler için de bir vakıadır. Kutsal kitaplardaki, özellikle Kur’an-ı Kerim’deki anlayış ise peygamberlerin kusursuz olmaktan çok Tanrı’ya yakın ve “tevvab” (sürekli tövbe eden) olmaları üzerine kurulmuştur. İsa Peygamberin önerisini de analım: “İlk taşı günahsız olan atsın!”
Mesele masumiyetin dünya değerleri ile tespit edilip edilmeyeceğidir. Af dileyeni bağışlamamak ancak insana has bir tutumdur. Böylece dünya ahlaki haritası hiç kimsenin masum olamayacağı bir izobar sistemine mahkum edilmiştir. Bu ise insanlığın barış içinde bir geleceğe yönelme ihtiyacını bir ümitsizlik deryasına sürmektedir. Affederek masumiyetin iadesi bir prensip olacaksa; bu prensibi “sadece Tanrı’nın kusursuz olması” anlayışı ile inşa etmek mümkündür ve başka hiçbir yol insanın masumiyet konusunda herhangi bir ümit taşımasına müsaade etmeyecektir. Hiç kimsenin masum olmadığı bir dünya için tasavvur edilebilecek gelecek ise ancak bir erken kıyamet günü tasarımıdır (ecel-i kaza). Masumiyet doğuştan edinilmiş bir nitelik olmaktan ziyade manevi ve ahlaki bir olgunlaşma ile kazanılabilir. Tercih yapmak gerekirse hiç şüphe yoktur ki Tanrı’nın bağışlaması insanınkinden üstündür.
Toparlarsak; Davut, Musa şeriatının yeniden güçlenmesini sağlayan ve İsrailoğulları’nı geleceğe taşıyandır. İsa peygamberin Davut soyundan olması ise İncil’de onun “Mesih”liğini tescil eder. İsa bir bakıma aynı üstün vasıfların ve elbette masumiyetin bir timsali olarak onun manevi mirasına da varistir. Davut ve İsa’nın uyarıcı konumları ve masumiyetleri İncil’de ve Kur’an-ı Kerim’de tereddütsüzce kabul edilir ki esas itibariyle bütün peygamberler aynıdır. Mevlana Celalettin’in Fihi Mafih’de önemle üzerinde durduğu bu hususiyetin; peygamberlerin aynı mesajı taşıyan elçiler olmalarının bir türlü kabul görmeyişi ilginçtir. Homo sapiensin karakterine ise ne yazık ki uygundur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)