26 Ekim 2008 Pazar

Protest O! II

Toplum içinde konuşma ve düşünceleri dile getirme becerisini her Türk gibi biraz geç geliştirmiş olduğumu itiraf ediyorum. Bunu içimi dökmek ve kendime yandaş aramak için de yapmıyorum.Sadece yetiştiğim ortamda bütün yaşıtlarım gibi susturularak büyümekten bir fayda elde etmediğimi belirtmek zorundayım. Mensup olduğum kuşak biraz moda dünya görüşlerinin, biraz da kendi geçmişlerindeki yanlışa tepki göstererek çocuklarına söz hakkı tanıdılar. Farkında mısınız bilmem ama konuşarak büyüyen bu kuşak çok küçük yaşta anne ve babalarını yönetmeye başladılar çünkü anne babaları geç konuşmuş insanlar olarak onların karşısında zayıf kalmışlardı. Bunun sakıncaları ve faydası üzerine fikir yürütmek istemiyorum bir aile sorunudur, herkes aile içinde bir çözüme ulaşır.

Mesele sosyal travmaların çözümüne gelince, ben yorgunum. Ne meydanlarda konuşacak halim var ne de konuşanları dinleyecek. Kimsenin lideri veya kanaat önderi olmak hevesine kapılamayacak kadar kendi halimde olmaktan mesudum.

Fakat bir kusurum var ki önem verdiğim konularda düşüncelerimi yazı yolu ile anlatmayı seviyorum. Bu beni hayata bağlıyor ve güçlendiriyor.

Bir kusurum daha var: Yaşadığım toplumda demokratik bir ortam istiyorum.

Dün bir arkadaşımla sohbet ederken bana, "Bir türlü anlaşamıyoruz işte!" dedi. Anlaşıyorduk aslında, birbirimizin meramını, arzusunu, isteğini konuşarak öğreniyorduk ama onun anlaşmaktan anladığı benim ona tamamiyle hak vermemden geçiyordu. Yine aslında! Ona tamamiyle hak veriyordum, hiç de mantıksız konuşmuyordu; sadece onunla aynı fikirde değildim. Konuşmayı bir sonuca bağlayıp damgamı vurup onu karşıma almamıştım. İşte bu yüzden, sohbetleri; çay saatlerini, içki masalarını ya tatsız espriler yada yüksek sesle atılan nutuklar yada suskunluklar kaplıyor.

Şimdilik bu kadar.

20 Ekim 2008 Pazartesi

MASUM


(Bu çalışma 28. doğumgünü vesilesiyle Özgün’e adanmıştır. Davut kadar aziz ol!)

Mikelangelo, Pieta’da ikili figür kullanarak henüz 25 yaşındayken heykel sanatının inceliklerine ne kadar vakıf olduğunu çağlara ilan ettikten sonra 5.17metre boyunda bir “dev” heykeli yaptı: Davut. Davut’un Golyat’a (Kur’an-ı Kerim’de Calut) saldırmaya karar verdiği anı temsil eden Davut Heykeli 8 Eylül 1504 günü Floransa güneşine çıkarıldığında Floransa’lılar belki de o gün ikinci bir güneşin doğduğunu düşünmüşlerdir.

Bütün üstün vasıflılar ve yüksek sanat sahipleri gibi Mikelangelo hiç kuşkusuz şunun farkındaydı: Büyük eserler daima olağanüstü ve hatta insanüstü bir esin ve çaba ile ortaya çıkmaktaydı. Bunu eseri hakkında sarf ettiği cümleden anlamamız mümkündür, “ Ben sadece Tanrı’nın yarattığı mükemmel bir mermerin fazlalıklarını aldım.” Rönesans sanatçılarının seçilmiş elçiler olduklarını biraz olsun fark edenler böyle bir sözü ancak seçilmiş bir insanın söyleyebileceğini de anlayacaklardır. Bu görüş açısı ile meseleye eğilmek sonucunda bu mütevazı görünen ifade ile Mikelangelo’nun neyi kastettiğini anlamamız mümkün olabilir: Rönesans güzellik idealinin Antik Yunan’da sahip olduğu itibarı yeniden kazandığı bir dönemdir. Hıristiyanlık için kutsal olan temaların bu estetik kurallarla yeniden üretilmiş olması sürecinde sanatçıların eserlerini yaratırken aynı zamanda da ibadet etiklerini söylemek imkan dahilindedir. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Atalarımız sadece taşı işlemekle kalmamış aynı zamanda ibadet etmişlerdir.” dediği gibi yada Yahya Kemal’in Süleymaniye için “Taştan Besmele” ifadesini kullanması gibi bir aşkınlık ve adanmışlık durumuna dikkatinizi çekmek isterim.

Davut Heykeline gönlümü kaptırdığımda otuzlu yaşlarımdaydım. Bu çırılçıplak heykelden taşan mesajın beni neden cezbettiğini anlamam ise neredeyse yirmi seneme mal oldu. Bu devin duruşu, başını belirsizce eğişi, elindeki sapanı omzunda gizler gibi tutuşundaki zerafetin anlamı şuydu: Masumiyet… Mikelangelo’nun söz konusu mermerin içinden sadece bir figürü değil o ruhun en önemli vasfı olan masumiyeti de ortaya çıkardığını, hatta sadece bu sebeple heykeli yonttuğunu zaman içinde fark ettim.

Tevrat’ta geçen genç çoban Davut’un Golyat ile savaşmasının hikayesini okuyanlar bilirler; Golyat, kendisi ile ölümüne dövüşmek için meydana gelen bu güneş saçlı delikanlıyı karşısında görünce onunla ince bir şekilde dalga geçer. Golyat Pekin Olimpiyatlarında gülleleri, çekiçleri atan atletleri kıskandıracak kadar iri bir savaşçıdır. Davut ise savaşan ağabeylerine kumanya getirmek için savaş meydanına gelmiştir. Saflardan ileri çıkıp İsrailoğulları’na teke tek dövüş yapmak için meydan okuyan Golyat’ın karşısına çıkmayı göze alacak bir babayiğit de yok gibidir. Kral Saul’un ( Kur’an’da Talut) askerleri bu insan azmanının karşısına çıkmayı düşünmek söyle dusun, o heybetin karşısında adeta tir tir titremektedirler. Bu manzarayı gören Davut, Kral Saul’a, Golyat’ı yenebileceğini söyler. Saul, bu teklifi şaşkınlıkla karşılasa da Davut’a itiraz etmez. O’nu meydana sürmeden önce bir zırh giydirir, (fakat muhtemelen tabiatın bağrında yalınayak başıkabak dolaşan) Davut bu zırhın içinde hiç de rahat edemez ve zırhı çıkarır. Heybesine birkaç taş alır ve kendisiyle dalga geçen zırhlara bürünmüş Golyat’ın gözüne sapanıyla tek bir atış yapar. Bir tam isabet! İşte bu Golyat’ın sonu olacaktır.

Davut’un devasa cüsseli Golyat’ı bir darbe ile saf dışı bırakması kadar bu mücadeleye gencecik bir delikanlının safiyetiyle talip olmasındaki mana da çok önemlidir. Davut’un masumiyetinin bir benzerine Müslümanlık tarihinde Hz. Ali’nin bir kıssasında rastlarız. Hz. Ali savaş meydanında yüzüne tüküren hasmına kinlenip (şahsi bir öfkeye kapılarak) hamle yaptığını fark ettiğinde kendini tutup; rakibinin canını bağışlar. Davut’un Golyat’ı öldürürkenki masumiyeti ile Ali’nin hasmını öldürmekten vazgeçmesindeki masumiyet aynıdır: “Tanrı’ya teslimiyet”: Davut gibi Hz. Ali de ne yapılırsa “Allah için” yapmak terbiyesi ile davranan insanlardır.

İslami kaynaklar Musa Peygamberin ölümünden sonra İsrailoğulları’nın pek çoğunun yoldan çıktığını ve Allah’ın da onlara kafir bir kabileyi musallat ettiği yazar. Yahudiler için kutsal bir emanet olan “Tabut” işte bu kabilenin reisi olan Golyat’ın eline geçmiştir. Bu yüzden savaşırlar. İsrail oğulları’nın kralı Saul Golyat’la savaşmak için çağrı yapar.Ancak küçük bir ordu toplayabilir. İsrailoğulları’nın “yoldan çıkmış” olan bir çoğu bu savaşa katılmaktan imtina etmişlerdir. Genç Davut’un Golyat’ı saf dışı bırakması ile bu küçük ordu şahlanacak ve güçlü rakiplerini yeneceklerdir. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de Tanrı’nın inananlara yardımının bir örneği olarak yer alıyor: “…Onlar Calut ve kuvvetleriyle karşı karşıya geldiklerinde, “Ey Rabbimiz! Bize zorluklara tahammül gücü bağışla, adımlarımızı sağlam kıl ve hakikati inkar eden bu topluma karşı bize yardım et!” diye dua ettiler. Bunun üzerine, onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar. Davut da Calut’u öldürdü; Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi ve istediği şeyin bilgisini öğretti. Ve eğer Allah, insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi (Allah’ın bazı insanları bazıları ile savması olmasaydı...) yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı. Ancak Allah bütün alemlere karşı lütuf sahibidir.” (Kur’an-ı Kerim, Bakara suresi 249-250-251)

Bu savaşın ardından Davut’un yükselişinin hikayesi başlar. Davut Kutsal “Tabut”u geri alır ve kısa zamanda da İsrail oğullarının başına geçer. Aralarındaki bağların zayıfladığı 12 kabileyi bir araya toplamak için çabalar, bu minvalde 12 kabilenin her birinden bir kadınla evlenir. Böylece her kabileye kendi soyundan bir mirasçı vadeden bu eylem ile birleştirici bir misyon üstlenir. Nuh peygamberden sonra yeni bir soyun atası;“Zamanın Adem’i” olur. İsrailoğulları’nı yeni bir geleceğe yöneltir. Bu soy Hz. İsa’ya kadar erişecektir.

Davut kırk yıl hükümdarlık yaptı, İsrailoğulları en parlak dönemlerini Davut zamanında yaşadılar. Davut Kudüs’ü fethetti ve krallığının başkenti yaptı. Küdüs’ün çağlar boyunca tektanrılı dinler için taşıdığı anlamı düşünecek olursak; Davut’un başardığı işin büyüklüğünü de fark edebiliriz.

İsrailoğullarının macerası bir bakıma Homo sapiens’in karakterini tamamen ortaya koyan bir hikayedir. Musa Peygamberin onları dine davet ettiği zamandan itibaren inanç konusunda birçok gelgitler yaşayan bu halkın insan nefsinin Tanrı’nın iradesine boyun eğmekteki kararsızlığı ve ayni minvalde her fırsatta üstünlük davası gütmelerinin örnekleri hiç de az değildir. Bu vakıanın insanlığın bilinç açısından inanç karşınında sınanmasının hikayesi olarak ele alınması; (Ertuğrul Kürkçü’ye atıfla) “Anlatılan Senin Hikayendir” şeklinde formüle edilmesi manidar ve zihin açıcı bir yaklaşım olabilir.

Tektanrılı dinlerin tarihi, insanların bir Tanrı’dansa kendi yarattıkları putlara tapmaya ve önderlerini Tanrı olarak kabul etmeye eğilimli olmalarının örnekleri ile maluldür: “Hakikati inkara şartlanmış olan şu İsrailoğulları (zaten) Davut’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir: Böyledir çünkü onlar Allah’a isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı oldular.” ( Ku’an-ı Kerim, Maide 78)

Bu ayete Muhammet Eset’in verdiği dipnot ise: “Lafzen, “doğru yoldan sapmış olan, yani bu güne kadar bu durumda ısrar eden (Razi’nin yorumundan alıntıyla): zaman içinde ilahlığı dini önderlerine yakıştırmaya başlayan -dinler tarihinde çok sık karşılaşılan bir olgu- bir çok topluğa işaret.” edildiğine dikkatimizi çekiyor.

Homo sapiensin her türlü eğiliminin İsrailoğulları’nın macerasında bulmamızın nedeni onların İlk kitap inen topluluk olmalarından kaynaklanmaktadır. Davut ise Musa’dan sonra gelen ve Musa şeraitinin sadık temsilcisi olmaktan dolayı çok özeldir. Bu özel duruma ona vahyedilen Zebur ile dikkat çekilmiştir. Zebur’da hiçbir şeriat kuralı yoktur, Tanrı’ya yakarış ve övgülerden oluşan bir metindir.

Tanrının seçkin kulu yakışıklı Davut’a Zebur’un ilham olunmasına masumiyetinin Tanrı tarafından belgelenmesi olarak bakmak mümkündür: “… Biz bazı nebilere diğerlerine nazaran daha büyük bir yücelik tevdi etmişizdir; tıpkı Davut’a (rahmetimizin bir belirtisi olarak) ilahi hikmetlerle dolu bir kitap (Zebur) verdiğimiz gibi.” ( Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi, 55) Tanrı’nın peygamberliğin yanı sıra hükümdarlık da verdiği Davut, mezmurlar boyunca Tanrı’ya sığınır ve ondan yardım ister. Yoldan çıkmış İsrailoğulları’nı tekrar derleyip toparlamak gibi ağır bir yükümlülükten hiç şikayet etmeden sadece görevini başarı ile yapmak için yardım diler. Büyük işler başarmış olan Davut Mezmurlar boyunca sürekli Tanrı’dan yardım isterken, bu yakarışların içinde hırs ve öfkeye dair bir kelime dahi geçmemesi de dikkate değerdir. Zebur’un hiçbir şeriat hükmü taşımaması sadece ilahi aşkın terennümlerine yer vermesi de buna dahil olunca, gözümün önüne ordusuna önderlik ederken kuşlarla birlikte şarkı söyleyen ateş saçlı bir “çocuk” geliyor. Yahudi kaynaklarında Hz. Davut’un mızmar denilen bir müzik aleti çaldığı yazılıdır. Kur’an’da da (Sad suresi): “(Her taraftan) gelen kuşlar ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı.” denilmektedir.

“Ya Rab, Çadırına kim konuk olabilir?
Kutsal dağında kim oturabilir?
Kusursuz yaşam süren,
Adil davranan,
Yürekten gerçeği söyleyen.
İftira etmez,
Dostuna zarar vermez,
Komşusuna kara çalmaz böylesi
Aşağılık insanları hor görür,
Ama Rab’den korkanlara saygı duyar,
Kendi zararına and içse bile, dönmez andından.
Parasını faize vermez,
suçsuza karşı rüşvet almaz.
Böyle yaşayan asla sarsılmayacak.” (Mezmurlar 15)

Davut’un varisi Hz. İsa sıkça Mezmurlar’a değinir:

“Siz Kutsal Yazılar’da deneni hiç okumadınız mı?” dedi:
“Yapıcıların kaldırıp attıkları Taş
Baş köşeye konulan taş oldu.
Rab’den sağlandı bu.
Gözlerimiz önünde ne görkem!” (Mezmurlar 118:22-23)
Bu nedenle, size derim ki Tanrı’nın hükümranlığı sizlerden alınacak ve ona yaraşan ürünleri veren topluma verilecek. (O taşa çarpıp düşen paramparça olacak. Taş da kimin üstüne düşerse onu ezip toz edecek.) Başrahiplerle Ferisiler O’nun simgesel öykülerini duyunca kendilerinden söz ettiğini anladılar.”
( Matta 21)

Davut Peygamber’in hayat hikayesi üzerine bazı yapılan değerlendirmeler onu mahkum etmektedir: Davut’un (Süleyman peygamberin annesi olan) komutan Uriah’ın karısı Bath-Sheba’ya aşık olup Uriah’ın ölümünden sonra onunla evlenmesi üzerine yapılan polemik Kur’an-ı Kerim’de Davut’un bir dava vesilesi ile sınandığını düşünüp af dilemesi ve bağışlanması sonucuna bağlanır (Sad suresi, 23-26).


Birçok peygamberin hayatı üzerine yapılan bu polemiklerin temelinde; peygamberlerin tanrısal kusursuzluk taşıması ve üstün insanlar olması hatta daha ileri giderek “Tanrı” olması beklentisi yatmaktadır. Her peygamberin Tanrı sanılmasını önleyecek bir veya birkaç hatası ve zaafı vardır. Bu azizler ve veliler için de bir vakıadır. Kutsal kitaplardaki, özellikle Kur’an-ı Kerim’deki anlayış ise peygamberlerin kusursuz olmaktan çok Tanrı’ya yakın ve “tevvab” (sürekli tövbe eden) olmaları üzerine kurulmuştur. İsa Peygamberin önerisini de analım: “İlk taşı günahsız olan atsın!”

Mesele masumiyetin dünya değerleri ile tespit edilip edilmeyeceğidir. Af dileyeni bağışlamamak ancak insana has bir tutumdur. Böylece dünya ahlaki haritası hiç kimsenin masum olamayacağı bir izobar sistemine mahkum edilmiştir. Bu ise insanlığın barış içinde bir geleceğe yönelme ihtiyacını bir ümitsizlik deryasına sürmektedir. Affederek masumiyetin iadesi bir prensip olacaksa; bu prensibi “sadece Tanrı’nın kusursuz olması” anlayışı ile inşa etmek mümkündür ve başka hiçbir yol insanın masumiyet konusunda herhangi bir ümit taşımasına müsaade etmeyecektir. Hiç kimsenin masum olmadığı bir dünya için tasavvur edilebilecek gelecek ise ancak bir erken kıyamet günü tasarımıdır (ecel-i kaza). Masumiyet doğuştan edinilmiş bir nitelik olmaktan ziyade manevi ve ahlaki bir olgunlaşma ile kazanılabilir. Tercih yapmak gerekirse hiç şüphe yoktur ki Tanrı’nın bağışlaması insanınkinden üstündür.

Toparlarsak; Davut, Musa şeriatının yeniden güçlenmesini sağlayan ve İsrailoğulları’nı geleceğe taşıyandır. İsa peygamberin Davut soyundan olması ise İncil’de onun “Mesih”liğini tescil eder. İsa bir bakıma aynı üstün vasıfların ve elbette masumiyetin bir timsali olarak onun manevi mirasına da varistir. Davut ve İsa’nın uyarıcı konumları ve masumiyetleri İncil’de ve Kur’an-ı Kerim’de tereddütsüzce kabul edilir ki esas itibariyle bütün peygamberler aynıdır. Mevlana Celalettin’in Fihi Mafih’de önemle üzerinde durduğu bu hususiyetin; peygamberlerin aynı mesajı taşıyan elçiler olmalarının bir türlü kabul görmeyişi ilginçtir. Homo sapiensin karakterine ise ne yazık ki uygundur.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

İMBAT RAKI BURCUNDA

Bornova Sokağında Orhan’nın Yeri, Karşıyaka İstasyon Caddesinde Celal’in Meyhanesi, Havra Sokağında; Küçük Havra Sokağının girişinde Aslan Yasef’in Meyhanesi, Veysel Çıkmazında Tek Nal, Fuar’da Altınorduluların mekanı Atış Poligonu, Altaylıların mekanı Celal’in Meyhanesi. Pasapotta Expres…

Babam anlatıyor: “Meyhane denilen yerde bir iki masa olurdu, isteyen oraya oturur ama asıl tezgaha yaslanarak içilirdi. Sizin şimdi bar tabir ettiğiniz tezgah ta çeşitli mezeler hazır dururdu. Herkes adabıyla o mezelerden yerdi. Boyu 5-6 santim olan küçücük kadehlerle verilen rakının ilk kadehiyle birlikte iki sardalyadan oluşan ‘sıcak’ meyhanecinin ikramı olarak küçücük bir tabakta tezgaha gelirdi. Bu küçük kadehteki rakıyı bazısı bir yudumda bazısı iki yudumda içerdi. Bazıları ise karafaki isterlerdi. 22 cl rakıya karafaki denilir.” Bu ölçü bilmek gerekir ki akşamcıların klasik ölçüsüdür. Bir karafaki rakı içtikten sonra sade kahve içmek yerine rakıya devam etmek bir geceliğine yapılan bir ihlal değilse biraz ayyaşlık manası taşır.

1940-50 yıllarında İzmir’de her muhitte bir iki meyhane bulunurdu ve bir de bunların müdavimleri olan akşamcılar. Vakt-i kerahet gelince işlerinden çıkıp bir iki tek atıp evlerine gitmek için meyhaneye uğrayanlar. (Annem ‘Bazıları çakılır kalır’ diye ekliyor, yarı sitemle. Babamsa buna pek itiraz etmeden devam ediyor.) Meyhanede sarhoş olunmazdı. Meyhaneci buna müsaade etmezdi. ‘Bu son olsun diyerek çakır keyif olan müşterisiyle kadeh tokuşturur ve kibarca onu evine postalardı. Meyhanelerin bazısında spesiyaller olurdu. Mesela Tilkilik Çarşındaki Kokoreççi Nemci gibi. Necmi’nin ustası Arap Mustafa kokoreci keser yağlı kağıt üzerinde servis yapardı. Birçok meyhanede ise sıcak olarak çoğunlukla iki sardalya verilirdi. Bahribaba Parkının karşısında bugün Sabancı Kültür Merkezinin olduğu yerde Akif’in yeri vardı. Mesela Akif, tütün balığı ve çiroz yapardı. Meyhaneciler lakerdayı da kendileri yaparlardı. Aralık ayında torik çıktığında yapılır lakerda. Toriği temizleyip başını ve kuyruğunu atarsın, sonra iki parmak kalınlığında dilimlere bölersin. Süpürge çöpü ile kemiğindeki iliği çıkarırsın. Güzelce yıkayıp kaya tuzu ile tuzlayarak birgün bekletirsin, fazla tuzdan arınması için sudan geçirip aralarına kaba kağıt koyarak kavanoza yerleştirirsin. Kağıt balığın ağır olan yağını çeksin diye kullanılır. Salamura hazırlarsın. Tuz ayarı için yumurta kullanılır. Yumurtanın yarısı suyun içine battığında tuz ayarı tamamdır. En üste yine bir kağıt, onun da üstüne temiz bir taş ama granit veya seramik falan olmalı. Bir iki tane karabiber ve defne yaprağı koyabilrsiniz. Kavanozu serin ve loş bir yerde bekletirsin. Üç hafta sonra hazır demektir.

Bir de bu meyhanelerin tezgah başı sohbetleri meşhurdu. İki kadehten sonra çeneler açılırdı. Hemen kaynaşılır, ahbap olunurdu. Herkes çok nazik ve edepli davranırdı. Biz büyüklerimizden bu meyhanelerde nasıl davranılacağı konusunda talimatlar alırdık. İçki içerken de büyüklerimize saygı göstermeye dikkat ederdik. Tanımadığımız birisi olsa bile... Bir de maçtan sonra bir arkadaş grubuyla giderdik. Biz Altaylıyız mesela… Varol nasıl kurtardı, Ahmet nasıl ıskaladı diye maçı konuşarak içerdik. O zamanlar futbol seyircisi de terbiyeliydi. Küfür falan edilmezdi maçlarda. Maç sohbeti birkaç saat sürerdi akşam yemeğine eve yetişirdik”.

Rakı kokusuyla büyüdüğümü söylesem hiç de yalan olmaz. Kalabalık ailemizin büyüklüğü bir pinpong masasına yakın devasa masasından rakı ancak Ramazanda eksik olurdu. Namazını ihmal etmeyen dedem yatsıyı belli ki kazaya bırakırdı. Günlük olaylar ve eski günlerden söz ederek tadında bırakılarak içilen sofradaki erkeklere sık sık babanem de katılırdı. Bazı akşamlar coşulur hicaz faslı geçilir. Sesi ve coşkusu müsait olanlar solo yapardı. Dedemiz, Yesari Asım’ın, Fağrir Olmam Meşrebi Rindaneden şarkısına titrek bir sesle giriş yapar, davudi sesli babam bayrağı devralarak amcalarımın ve gelinlerin katılımıyla şarkıyı üstüne basa basa söyler, ardından bir köçekçeye geçilir, annem mahir bir şekilde çiftetelli oynar, uykusu gelen çocukların mahmur bakışları sönene kadar gece devam ederdi. Ailemizde rakı içmek neredeyse erdemli bir davranış olarak kabul görürdü. Yaşımız büyüyüp laftan anlayacak, rakıyı tadacak vakte geldiğimizde, bu zevki bir sınava dönüştüren rakı adabının kurallarını dinleyerek ilk deneyimlerimizi yaşadık. Küçük yudumlarla içilecek, mideyi bozmamak için az yenilecek, politika ve özel meseleler konuşulmayacak, nazik ve mültefit olunacak, ağız bozulmayacak, şaka tadında kalacak, özel günlerin dışında iki dubleden fazla içilmeyecek, teklif edilecek ama ısrar edilmeyecek, masaya oturduğun gibi kalkılıp gidilecek vs. Bu prensiplerin içinde en kıymetli olanı uzun sohbet gecelerinde adeta demlenmek için oturulan masaların adabıydı. Dedem bir bağ evinde veya bir bahçede kurulan bu meclislerden bahsetmişti. Bazı zamanlar bu masalar üç gün üç gece kalkmaz uykusu gelen sessizce ortadan kaybolur, uyandığında tekrar masaya dönermiş. Bu maraton sırasında rakı galip gelip baş dönmesi veya benzeri bir rahatsızlık verdiğinde uygulanan bir prensip varmış; yarım saat kadar bir süre için kadehi sadece dudağa değdirerek masadakilere eşlik etmek. Yemeden içmeden verilen bu küçük mola denerseniz mucizevi bir sonuç verecektir.

Erbabı bilir; rakı içmek ve rakıyla birlikte yenilecek şeyleri seçmek bir bilgi ve tecrübe gerektirir. Rakıya beyaz peynir ve kavun ile başlamak seçkinlere has bir davranıştır. Peynir karaciğeri, kavunsa rakıyı şereflendirir. Şimdilerde garsonların DSP diye espiri yaparak tavsiye ettikleri domates, salatlık, peynir üçlüsü pek rağbet görüyor. Çiroz, tütün balığı, tuzlu balık, lakerda gibi balık mezeleri ancak gurmeler tarafından biliniyor. Midye, sakın alınmasınlar, Mardin baharat zevkiyle dolma yapılıyor. Midye tava çok ender kaliteli olarak sofraya geliyor. Midye salatası ise neredeyse unutulmuştur. Bu ince lezzetler yerini yoğurt ve patlıcan mezelerine esasen de Güneyli mezelere terk etmiştir. Çiğ köfte, içli köfte, Antep ezme, haydari; Ege rakı masalarına hakim durumdadır. Unutulanlardan biri de paşa mezesidir. Paşa mezesi kopanisti peyniri, kekik, nane ve yoğurdun karışımıdır. Zeytin yağı eklenerek servis edilen bu meze rakıya pek yakışır. Kopanisti nedir diye soracak olursanız; Çeşme’de birkaç meraklının canlandırmaya çalıştığı eski bir peynir geleneğidir. Koyun ve keçi lorunun mevsiminde ve poyraz eserken günlerce yoğrulup dinlendirilmesiyle elde edilen acımtrak bir peynirdir. Karaburun’da da kopanisti üretiliyor. Hakikisini bulmak biraz zor ve yazın satın aldığınız kopanistinin, gerçek kıvamına erişmesi için en az altı ay bekletmenizi tavsiye ederim.

Son söz olarak; günümüzde “kafayı bulmak” hepimiz tarafından pek normal karşılanıyorsa da yine de bu durumun sonuçları hiç birimizin tercih edeceği bir şey değildir. Vaktiyle akşamcıların ,şimdi revaçta olduğu gibi, günün stresinden uzaklaşmak ve rahatlamak için içmediklerini bilense pek azdır. Gün batımından sonra en fazla bir karafaki rakı içmek için, akşamcılar bir mazeret aramazlar. Bu alışkanlık onların stilidir. Rahatlamak için değil derinleşmek, anılara, hülyaya dalmak, günlük hayatın düşük zaruretlerinden farklı bir zaman dilimi yaşamak için içerlerdi. Belki de asıl mesaileri buydu.

Modern hayatın kadehleri ortadan kaldırıp limonata bardaklarıyla rakı servisini Batılılaştırdığına dikkat edersek; sonuçta tek ve duble ölçülerinin getirilmesi ve bu faaliyetin meyhanelerden restoranlara ve hatta barlara taşıması süreci de açıklanır. Bu yaklaşım aynı zamanda yeni neslin rakı içmeyi nostaljik bir faaliyet olarak nasıl özel bir yere taşıdığını da açıklıyor ve neden rakı içmenin becerilemediğini de. Mesela rakı içmeye davet ettiğim bir çok genç illa ki Türk müziği dinleyerek içmek gerektiğini söylüyor. Oysa erbabı bilir ki rakı içmek sohbetle manalıdır. Sohbetin ardından Chopin veya Münir Nurettin dinlemek zamanın akışına bırakılsa daha iyi sonuç verir.

10 Temmuz 2008 Perşembe

Protest O!

Bana kardeşim kadar yakın ve kardeşim kadar da beni üzen bir şey var: İzmir.

Perihan Mağden son zamanlarda İzmirliler'e verip veriştiriyor ya ona hak veriyorum. Bu gündelik hayat filozofu olan asabi insana sevgim çok, saygım daha da fazladır. Biliyorum ki onun İzmir cemaatine kızgınlığının temelinde "dağın fare doğurması"ından doğan bir hayal kırıklığı var.

Cumhuriyet Mitinglerinde katılım rekorları kıran İzmir manzarası, bayraklarla kırmızıya boyanan körfez ve Prof. kadınların darbe istemez(!) darbeci hevesleri, elbete Perihan Mağden'in Türkçe'sine meczup bir delifişeklik olarak yansıyan duruşunu tahrik etti. Ben O'na hak verenlerdenim. Müsaade edin onun gibi söyleyeyim: Darbe dubarası istemiyorum.
Darbe istemez numarasını da yutmuyorum, evvelallah.

Hani "İzmir Kadınların Şehr"iydi... Hani sol'un kalesiydi...Bir özgürlük efsanesiydi... Sivil ve anarşistti. İşte hepsinin medya efsanesi olduğunu itiraf etmemiz için bir fırsat kapımızda: Rum geleneği olduğu için milliyetçi histeri ile yıklılan kagir binaların hesabını veriniz. Belediye Başkanı seçilmek için Mardin lobisine hoş görünmek zorunda olmayı açıklayınız. vs... vs...

Ekrem Demirtaş'ın (kendisiyle hiç bir yakınlığım yoktur) Şehri marka yapma çalışmasına ve logo tercihlerine itiraz eden Reklamcı İzmirliler'e bir sorum var, soruyorum: İzmir Festivali'nin "Sanata Doyacağız" sloganı vesilesi ile fotoğrafı yayınlanan "yengen" kumru sizi hiç rahatsız etmedi mi? Bu üçüncü sınıf şarküteri ürünleri ile hazırlanan "Kumru" mu festivali temsil edecek? Bu "Kumru" efsanesi de ne oluyor? Vaktiyle İstanbul'daki lahmacun istilasına alternatif olan "İzmir sandvici" büfelerin kapanması sonucunda ortadan kalktı. Yerine Çeşme Kumrusu mu gelecek! Gelsin de "Sanat"a bununla mı doyacağız. Teessüf ederim.

Meraklısına not: Kumru nohut mayası ile yapılan bir çörektir. Bu hali ile oldukça lezzetlidir. Sevgi dolu olsa gerek "kumru" adını almıştır. 60'lı yıllarda kumru içine sadece domates koyularak gayet Akdeniz'li bir atıştırmalık olarak satılırdı.

29 Haziran 2008 Pazar

BENDEN SONRA TUFAN




Keçi ayaklı olmak istemeyenlere...

Alışır gibi olduk! Sıradanlaşmak üzere çünkü… Her yıl kasırgaların ve sel felaketlerinin hayattan alıp götürdüğü insanların sayısı on binleri aşıyor. Küresel ısınmanın, iklim değişikliklerinin bir sonucu olarak kabul edilen afetler için yardım kampanyaları düzenleniyor ve hükümetler yeniden inşa süreci için organize oluyorlar. Bu tufanların dünyamızdan alıp götürdüğü insanların ölümü kadar yürek sızlatıcı olansa; geride kalanların durumu değil mi? Tasvir etmeye dayanamayacağım kadar acı bir durum. Ancak bir natüralist buna teşebbüs edebilir. New Orleans örneğinde olduğu gibi felakete maruz kalan insanlar toplumdışı veya ikinci sınıf oldukları için bu yardımların bir şekilde aksaması söz konusu olabiliyor. Geçtiğimiz günlerde Myanmar’da olduğu gibi açıklanmayan nedenlerle ve anlaşılamaz bir biçimde yardımları kabul etmeyen bir yönetim anlayışıyla da karşılaşabiliyoruz.

Şurası bir gerçek ki egemenlik sınırları geniş veya dar olsun; dünya yöneticileri hiç de insanlığın hayrına davranmıyorlar. Devlet başkanı, ordu komutanı, şirket başkanı, bilim adamı veya aile reisi olarak erk sahibi olanlar çoğunlukla iktidar güdülerine, kusursuz egemenlik arzusuna gem vurmayı hemen hemen hiç akla getirmiyor. Bu şaşkınlık uyandıran durumun baş aktörlerinin duruşuna bakalım: Kadın veya erkek, yaşlı veya genç olmak, yoksul veya varlıklı bir geçmişe ait olmak iktidardakilerin nüfuz etme ve güç kazanma isteğine farklı yorumlar getirmeleri için bir sebep teşkil etmiyor. Bu insanın negatif bir tezahürü olmalı; iktidarda olmaktan doğan güç ve bu gücün sınırlarını zorlamak hakkını kendinde görmek.

Meseleye muhalifler açısından bakalım: 19. yy.lın son döneminden başlayarak 1980’lere kadar iktidarlar Marksist argümanlar vasıtasıyla entelektüel düzeyde eleştiriliyordu. Marksist ve sosyalist yaklaşım başka bir dünya öneriyordu. Sosyal adalet ve kişi hakları savunuluyordu ve bir barış hayalinden söz ediliyordu. Sol muhalefet yaygın bir tutum halini almamış olmasına rağmen izlenen ve dikkate değer bir yanı taşıyordu. Çalışan insanlar ve entelektüeller için bir ışıktı. Başkalarının hakkını savunmayı öneriyordu. Bir etik parametre sunarak siyasi uygulamaları ve yaklaşımları denetliyordu. Bu muhalefet anlayışı dünya dengeleri için neredeyse biricik muhalif referans noktasını oluşturuyordu. Aynı şeyi o zamanlar sosyalist ülkelerin pek çoğunda iktidar olan çevreler için söylemek mümkün değilse de muhalif çevreler için, daha iyi bir dünya hayalinin referansı sosyal ilkelerle hareket etmekti.

Doğu bloğu ülkelerinin devletçi ve merkeziyetçi yönetiminin de sosyalizmin negatif tezahürü olarak kabul edersek; kaynaklarını ve insani potansiyelini hırçın bir kamplaşmada telef eden bu zihniyetin, başardıkları başaramadığından azdır. Hedeften şaşmış bir mermi gibi bürokrasi ve militarizmin yükselişine isabet etmiştir. Demir perdede sistem neredeyse pes edip bir başkaldırı dalgasıyla kaosa sürüklendi. Sözü uzatmadan söylemek isterim ki bu gelişme; 90’lardan itibaren Batı Demokrasilerinin temelini teşkil eden sosyalist argümanlarla yüklü muhalif zihniyetin dünyadaki prestijinin sorgulanmasına yol açtı. Sosyal adalet talebinin yerini milliyetçi, etnik ve dini eğilimler aldı. Bu gelişme muhalifler açısından pusulanın şaşması olarak kabul edilmelidir.

Ekonomik zaruretlerin derhal hallolması talebinin şemsiyesi altında fokur fokur kaynayan milliyetçi, dini ve etnik taleplerin artması ve böylece farklı bir etiğin veya etiksizliğin meşrulaşması dönemine girildi. Altüst olan değerlerin yarattığı kaos ortamı ve her türlü eğilimin en radikal tarzı ile karşı karşıya kalmamıza sebep oldu. İşgaller normalleşti, katliamlar sıradanlaştı, insanları bir arada tutan ilkelerin sınırları daraldı. Dünya şirketlerin çıkarlarına hizmet eden bir sahaya dönüştü. Küreselleşmenin köklerini sağlamlaştırdığı bir münbit bir topraktan söz ediyoruz.

“Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin bozulmuş olduğunu gördü çünkü insanlar yoldan çıkmıştı” (Tekvin 6). Tevrat’ın Tekvin bölümünde (6-10) anlatılan Nuh ve Tufan öyküsü Kur’an-ı Kerim’in Nuh suresinde de hemen hemen aynı şekilde yer alır. Yalnız Tevrat’taki hikayeye ek olarak Nuh Peygamberin uyarılarına kulak asmayan insanlardan şikayetleri ve onların cezalandırılması konusundaki talepleri de dile getirilir: Nuh dedi ki: “Yarab! Malumun, onlar bana isyan ettiler ve malı ve veledi kendisine hasardan başka bir şey arttırmayan kimsenin ardınca gittiler ve büyük bir mekre giriştiler ve sakın ilahlarınızı bırakmayın ne Vedd’i, ne Suva’ı, ne de Yeğus’u ve Yeğuk’u ve Nesr’i dediler ve çoğunu şaşırttılar. Sen de zalimleri arttırma, ancak şaşkınlıkça arttır! (Nuh suresi 21-24) Ve yine; “Nuh demişti ki: Yarab! Bırakma yeryüzünde kafirlerden bir deyyar, zira sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarıyorlar ve nankör facirden başka da doğurmuyorlar. Yarab! Mağfiret buyur bana ve babama, anama, mü’min olarak evime girene ve bütün müminin ve müminata! Zalimleri ise arttırma, ancak helakça arttır” (Nuh Suresi 26-28)


Meseleye şu açıdan bakmamız ilginç olacaktır: Tevrat’tan yukarıda yaptığım alıntıda “Her şeyin bozulmuş olduğu” ifadesi ile bu gün dünyamızda tarımsal üretim sürecinde uygulanan gübreleme ve ilaçlama yöntemleri, bitkilerin verimini arttırmak için kullanılan hormonlar ve genetik müdahaleler arasında ilişki kurmayı öneriyorum. Aynı şekilde Kur’an’daki, “malı ve veledi kendisine hasardan başka bir şey arttırmayan” ibaresi de bu şekilde okunabilir.

Bugün dünyada bir bozulmadan söz edeceksek bunu özellikle medyanın tarzı ve tercihleri ile açıklamak zorundayız. Mesela genetik manipülasyon bilimin zaferi olarak lanse ediliyor. Hayvan ve bitkilerin ilaçlar ve hormonsal müdahalelerle zararlı hale gelip gelmediği ancak ileri demokrasilerde, yani dünyanın çoğunluğuna uzak olan bir yerde tartışılıyor. Bizim de içinde bulunduğumuz birçok ülkede, bu uygulamalara karşı olan uzmanların sesini duymak nedeyse imkansız. Ne yazıktır medyada haber yaptırmak da artık bir propaganda ve pazarlama yöntemi olarak kullanılıyor. Medya bir uyarıcı ve uygulamaları eleştiren bir sosyal kurum olma niteliğini büyük ölçüde yitirdi. Bunun anlamı kamuoyunun manipüle edilmesi değil midir?

Kamuoyunun bilgilenme hakkının kısıtlı olması, toplumun muhalif eleştirilerden haberdar olamaması: Kısaca, genetik manipülasyonun, “engellenemez bir mutasyona sebep olabilecek” bir potansiyel taşıyor olması, çok sınırlı topluluklar tarafından dikkate alınıyor. Çok şükür (veya ne yazık ki ) henüz bu alanda bir veriye, bir sonuca sahip değiliz. Sonuçta genetik mühendisliği konusundaki araştırmaların global şirketler vasıtasıyla ve şirketleşmiş enstitülerin sağladığı imkanlarla yapıldığını dikkate alacak olursak: Etik açıdan genetik müdahalelere karşı olanların bir muhatap bulmak veya bu olguyu protesto etmek imkanının nasıl da kendiliğinden kısıtlandığını açıklayabiliriz. Ayrıca kuraklık ve bundan doğan açlık sorunu ile on yıllardır acı çeken Afrika örneğinde olduğu gibi bu araştırmaları heyecanla tasvip eden görece haklı taraftarlar da var. Zenginleşmeyi ve refaha ulaşmayı bilimsel araştırmaları ithal ederek sağlamaya çalışan ülkelerde ise (ve Türkiye’de de) bu uyarıların hiç dikkate alınmadığını gözlemek çok kolay. Bazı bilim adamlarının, din adamlarının (mesela Papa), etikçilerin uyarılarına rağmen genetik manipülasyon konusunda yapılan çalışmaların, zevkli ve belki de tehlikeli olduğu için zevkli olan bir oyun gibi sürdürüldüğünden de haberdarız. Bu mesele sadece bir görüş ayrılığı ile açıklanamayacak kadar bilinmezlik taşıyor. Geçmişte, genetik müdahale uygulamalarından önceki aşamada, birçok farmakolojik ve kimyasal skandal yaşandı. Çare ve umut olarak kullanılan birçok etken maddenin, global üretici firmaların karlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadığını birçok acı tecrübe ile öğrendik. Bu maddelerin sakat bıraktığı ve hayatını elinden aldığı pek çok insanın hikayesini duyduk. Şimdi genetik oyunların sonucunu bekliyoruz.

Manzara şu; bir taraftan doğal doku ve hayat tahrip ediliyor. Bazı canlı türlerinin yok olmasına kayıtsız kalınıyor. Diğer yandan klonlama çalışmaları reklam ediliyor. Hannah Arendt 20.yy insanının ölümsüzlük arayışı içinde olabileceğini düşünmenin yersiz olduğunu söylemişti. Arendt, artık insanın ölümlülüğünü bir vakıa olarak kabul edilecek bilinç düzeyine geldiğini söylerken çok mu iyimserdi acaba? Bu konuyu bir parça olsun düşünmek gerekiyor. Ölümsüzlük peşinde olan bir zihniyet dünyası gerçekten yok mu? Kulağı delik olan herkes insan klonlandığı dedikodusunu duymuştur. Kayıp Çocuklar Şehri (La Cite des Enfands Perdus, Marc Caro/Jean-Pierre Jenuet, 1995) filminde ironik bir biçimde rüya göremeyen kopyaların arasında geçen diyaloglar geliyor ister istemez aklıma. Bu filmde dahiayne bir buluşla klonlanmış insanların rüya görememesi metaforu kullanılmıştı. Bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı süreçleri olmayan bir insan hayal etmek oldukça ürkütücü. Köpeğim Fidel hayatta iken ara sıra rüya görür, uykusunda havlar ve yattığı yere koşuyormuşçasına ayaklarını savururdu!

Gılgamış Destanında geçen tufan öyküsü ise birçok araştırmacının merakını tetiklemiş ve Mezopotamya’da araştırmalar yapılmış, Tufanın izlerine de rastlanmıştır. Tesadüfün bir cilvesi olmasın; Tufandan söz eden bu mitolojik hikaye, aynı zamanda ölümsüzlük arzusundan da söz eder. Gılgamış biricik dostu Endiku’nun ölümünden sonra çok yıkılır. Ölüm olgusuna başkaldırır ve rivayet edilen ölümsüzlük otunun peşine düşer. Otu bulur da. Ancak bu otu bir yılanın yemesine de engel olamaz. Bu olaydan sonra ölümsüzlüğün dünyada iyi bir ad bırakmak olduğuna karar verir. Ölümsüzlük arayışından vazgeçer.

Fantezi: Gılgamış’ın ele geçirdiği ölümsüzlük otunu çalan yılan, Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına sebep olan yılanla ilişkili olabilir mi? Bunu düşünmeliyiz. Destanlarda ibret verici kıssalar daima vardır.

Konumuza dönersek, dünya giderek sıradan, kendi küçük hayatlarını yaşayan insanlara pek de imkan tanımayan bir mecrada ilerliyor. Teknoloji yaratmayan ve bu yolla güç ve servet edinmeyen ülkelerin halkları; sistemin yürümesi için enerji üreten yakıtlar olarak köleliğe mahkum edilmişlerdir. Bu köle hayatı; az ücretle güvencesiz çalışmak, bedenini satarak yaşamak, kapalı aile ve toplum içinde (başta cinsel taciz) her türlü istismarın nesnesi olmak, bilimsel araştırmalarda kobay olarak kullanılmak, açlığa mahkum çocukların anne babaları olarak hayat sürmek zaruretiyle maruftur.

Zenginlik ve iktidar hırsını, dünyadaki gıda üretme potansiyelinin yakında insanlara yeterli olamayacağı teorisiyle besleyen malum zihniyet, masumiyet perdesinin altında neler yapıyor bir parça hatırlayalım: Bitkilerin genetiği ile oynayarak dayanıklılığı yani raf ömrü artıyor ve dolayısıyla ticaret kapasitesi arttırılıyor. Bitkilerin genetiği, tohum tröstlerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde çekirdeksiz ve tohumsuz meyveler oluşması yönünde yine bozuluyor. Fosfatın aşırı kullanımı ile bedenlerimiz kirleniyor. Hormon destekli üretim çılgınlığı ile dünyadaki temiz toprak giderek azalıyor. Bu müdahalelerin insanlarda yaratacağı etkiler biliniyor mu? Biliniyor, mu bilinmiyor mu emin olamayız. Benzer yöntemlerin hayvancılık sektöründe de uygulandığını ne yazık ki biliyoruz.

Bir yandan da düşünmeye çalışırsak acaba insanın dünyadaki varlığının sürmesine imkan veren nedir? Hayatın sürmesine imkan veren en önemli etken sevgidir. İnsan bizzat kendisine ve kendisine yarar sağlayan her şeye sevgi ile bağlanır. Varlığın temelindeki sevgi; türlerin üremesine, yeni nesillerin şefkat ve özenle yetiştirilmesine imkan verir. Dünyanın efendisi olan insanın tercihleri, maddelerin, (ve coğrafyanın) hayvanların ve bitkilerin de varlık koşullarını belirliyor. İhtiyaç sahasını giderek genişleten seçkin bir azınlığın emrindeki dünya hayatı, yine bu seçkin azınlığın iradesiyle şekillenmektedir. Bu azınlığın tercihleri digerkamlığı terk ederek; diğer varlıkların yaşamlarını tehdit edecek şekilde ortamı kendine, sadece ailesine, sadece mensup olduğu cemaate vb. yarar sağlayacak şekilde dönüştürdükçe ne olacaktır? Yavaş yavaş bütün ötekiler yok mu olacak; bitkiler, hayvanlar ve öteki insanlar.

Bu durumun nedenini bir de, dünya sakinleri içinde sadece insana has olan, seçme özgürlüğü; özgür irade kavramıyla tespit edelim. Özgür irade, insanın kendi seçimleri yoluyla, dünya hayatını kendisi ve başkaları açısından değiştirme ve dönüştürme yetkisine sahip olmasıdır. İnsan bu özelliğini yetki ve sorumluluk dengesi içinde sürdürdükçe kişisel hayatı ve buna bağlı olarak yakın çevresi ve giderek onu çevreleyen dünya için bir sorun yoktur. Madde, nebat ve hayvan için bu akış, yumuşak değişimler çerçevesinde, sorunsuzca sürüp gidiyor. İnsan için öyle mi? Hayır, insan için bu akışı sağlamak bazı sorunlar taşımaktadır. Yine insana has olan bir şey; yetki ihlali! Bu ihlal Şeytan’ın kutsal kitaplarda nakledilen böbürlenmesine koşut olarak sürüp gitmektedir. Şeytan’ın Tanrı’nın emrine başkaldırarak insan önünde boyun eğmemesi nasıl ilahi iradeye bir başkaldırı ise; insanın da (sürgüne gönderildiği) dünyada kusursuz kozmik dengeye boyun eğmediği ve bu dengeye başkaldırması ile karşı karşıyayız. Kozmik dengeye başkaldırarak “Şeytan”laşan bir insanlık durumu…

İktidar arzusu ve onun gölgesinde yeşeren mesnetsiz bir rekabet anlayışı ile daima karşı karşıya olan dünya, insanlığın yıkıcı macerasını bu güne kadar taşıdı. Modern dünyanın, insana verdiği özgüven tabiata üstün gelme arzusunu aşırı boyutlara taşımış olabilir mi? Aynı arzu insanın varlığın nedenini sorgulamasını da engellemiyor mu? Sevgi ve inancın azalması sonucu, değerler sisteminin sarsılması gelecek nesillerin bekasını tehlikeye atmıyor mu? Bu meseleye fantastik bir tespitle noktayı koymak mümkün: Nuh Tufanı bugünküne benzer bir dönemin sonunda kopmuş olmasın!

Nuh Tufanının temsil ettiği kıssa; aslen hayat veren suyun aynı zamanda yok edici bir işlev yüklendiğini anlatır. Kutsal kitaplardaki vurguyla söyleyecek olursak “arındırıcı” bir işlevdir bu. Hali hazırda dünya adetlerinden biri olan, olan kanı kanla temizlenmek tutumuna da karşı gelen bir mecazdır bu! Dünyada yaygın bir tutum olsa da aslında kan asla kanla temizlenmez. Kan akıtmak, dönüşü olmayan bir biçimde masumiyetin yok olmasına sebep olur. Kutsal kitaplardaki diyaloglarda Nuh Peygamberin masum söylemi de bu manada dikkat çekicidir. Zaten gemiye masumları alarak kendini Tufanın koynuna bırakmış ve masumiyetini korumuştur.

Tevrat’ın Tekvin (6-10) bölümünde nakledilen öyküye göre; Tufandan sonra Tanrı, Nuh’a, “Artık insanlar senin soyundan üreyecek.” der ve dünya hayatı için yeni kurallar belirler. Bir daha insanları Tufan ile cezalandırmayacağını da söyler. Bu ahdinin nişanesi olarak da gökkuşağını göğe yerleştirir.

Güneşli günlerde yağan yağmurlardan sonra gök kuşağını görebildiğimiz her gün Tanrı’nın sözünde durduğunu düşünmememiz için bir sebep yoktur. Bu noktada iş gelip, insanın kendi ahdine sadık kalıp kalmadığı meselesine dayanıyor. Bu soruya olumlu bir cevap vermek neredeyse imkansızdır. Varlık bilincini etik değerlerle inşa etmeyen bir insanlık durumu durağındayız. Bu duraktan dünyadan “cennete” giden bir otobüs geçeceğini, ne yazık ki sanmıyorum. İnanç ve sevgiden beslenmeyen hiçbir bilinç durumu, insanın varlığının nedenini açıklayamaz. Varlığının nedenini anlamlandıramayan insan içinse çıkış yolu olarak, yıkıcı ve bozucu olmaktan başka bir yol görünmüyor.

13 Mayıs 2008 Salı

LEYLA GENCER'e VEDA


Leyla Gencer'i daha sesini duymadan tanıdım. Zeynep Oral'ın onun için yazdığı biyografik eseri okuduğumda ona sesini duymadan hayran oldum. Bazı insanların aurası engel tanımaz ve kanallarınızı açık bırakırsanız size ulaşırlar.

Leyla Hanımın fotoğrafını, onun kahraman fizyonomisini görmek, her gönlünü azat etmiş insan için ona aşık olma vesilesidir. Bu aşk onun varlığına tanıklık etmek ve dünyada olduğuna şükretmek düzeyinde bir maneviyat yükselmesinin sonucudur. Türkiye ne yazık ki duygusal haritasını kaybetmiş bir ülke. Duygusal derinliklerimizi hamasetin sığ sularında ziyan ettik. Bu felaket sadece bizim başımıza gelmedi diye avunsak da 21. asrın hakiki insanlara her çağdan fazla ihtiyaç duyduğunu söylemeden edemiyorum.

İşte Leyla Gencer hakiki bir insandı. Sanatına karşı duyduğu sorumluluk onu ülkesinden uzak yaşamaya mecbur bıraktı. Cuma günü küllerini çok sevdiği Boğaz'ın sularına serpeceğiz. Kalbim onunla olacak.

Yakılarak küle dönüşmek istemesini ise dünyaya karışıp gitmek arzusu, masum bir sanatçı kaprisi olarak başıma tacederim.

"Ona hakettiği değeri vermedik" diyenlere ise cevabım şudur: O meleklerle şarkı söylüyordu.

4 Mayıs 2008 Pazar

BİR ŞUURSUZLUK ANITI OLARAK TİTANİC


“Teknolojiye olan ilahi güvenin aldığı yara acısından bakıldığında bu felaket tarihin ciddi bir dönüm noktasıdır.”
Joseph Conrad

Titanic’in yapılma, yolculuk ve batış hikâyesi bir Yunan tragedyasını andıran dramatik öğe ve ibret öyküleriyle örülü. Daha esprili bir dille ifade edersek, “insanlığın şuursuzluk tarihi” diye tanımlanabilecek özel bölümünün en nadide parçalarından biri.
1900’lerin başında sanayi devriminin en ümit vadeden günlerini yaşayan Batı, doğaya meydan okuyabilir olmanın yolunu teknolojide bulduğunu düşünüyor ve zaferini taçlandırmanın sembolik yollarını arıyordu. Geminin mürettebatı tarafından ‘Tanrı’nın bile batıramayacağı gemi’ olarak nitelendirilen Titanic bu anlamda küstah ve azametli bir semboldü. 46 bin tonluk döneminin bu en heybetli transatlantiği 66.000 beygir gücüne sahip, saatte 23 deniz mili hız yapıyor, 16 fitten daha yüksek dev pervaneler gemiye normalin üzerinde bir hız katıyordu.
1912 yılının 10 Nisan günü İngiltere’nin Sout Hampton limanında ilk ve nihai yolculuğuna başlayan Titanic, 14 Nisan gecesi okyanusun karanlık sularına gömüldü. “White Star Line” şirketi tarafından yapılan gemi bir sanat eseri edasıyla tamamlanmış olarak 10 ay boyunca Wolf su havzalarında bekletilmişti. Şirketin sahibi tarafından sık sık bu havzada ziyaret edildiği ve bir kadeh şarap eşliğinde seyredildiğinden şüpheleniyorum.
Gemi 10 ay boyunca denize hasret bir şekilde öylece bekledi kucaklaşmanın katharsisini batma öncesinde gövdesine aldığı toplam 30.000 ton suyla yaşayacağından habersiz. Evet, o kadar büyüktü Titanic, bir o kadar da şaşalı. Birinci sınıf için bugünün parasıyla 50.000 dolar ödeyen yolcular kamara süitlerde şömineler ve tüttürebilecekleri Havana purolarına bile sahiptiler. Fakat batma sırasında güvertede 2800 kişi bulunmasına rağmen cankurtaran filikaları yalnızca 1.500 kişilik kapasiteye sahipti. Daha da enteresanı çarpışma sonrası denize indirilen filikalarda toplam 705 kişi bulunuyordu. Yani yeterince insan kurtulamamıştı. Teknolojik ilerlemeye duyulan kör güven insanları göz göre göre ölüme götürmüş, filikaların batmasından korktuğu için daha fazla yolcu almak istemeyen insanların bencilliği de kalanların icabına bakmıştı.

Titanic’de ölenlerin uzun süre kazayı ciddiye almadıkları, ikiye ayrılan güvertede kartopu oynayıp buz dağından fırlayan buzları şampanyalarına attıkları söylenir. Bu arada konuyla ilgili çekilen filmde çarpışma sırasında ısrarla müzik yapmayı sürdüren geminin müzik ekibinin hali hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor. Bunu anlattığımda Nusret Beyciğim eski tarihli bir yapımda güverte görevlilerinden birinin düşen şezlongları tekrar tekrar yerine koyduğu sahneyi hatırlatıp ekledi; “Sanki zengin bir aristokrat olmak ölmeye engelmiş gibi…”
Bir başka önemli faktör ve enteresan karakter ise böyle bir şaheseri kullanıyor olmaktan dolayı inanılmaz derecede gururlanan 62 yaşındaki Kaptan Smith. Kaptanın en büyük amacı perşembe günü New York Limanı’na varması beklenen gemiyi Salı günü limana vardırmak ve takdir kazanmaktır. Buz dağı fark edildiğinde isabetli bir manevra yapamamasına sebep olan bu deli hızın nedenini de buradan anlayabiliriz. Çünkü kaptan Smith’in egosunun acelesi vardır. Bağdat Caddesi Kompleksi olarak psikoloji literatürüne geçmesi beklenen durumun köklerinin çok eskilere dayandığını tahayyül edebiliriz sanıyorum.
Aynı Kaptan Smith tahmin edilebilir bir refleksle geminin batmayacağına olan inancı ve batıyor oluşunun getirdiği karmaşık ruh haliyle hiçbir zaman yolcularına gerçekten filikalara gitme emri vermemiş ve kurtulabilecekken birçok insanın onunla birlikte ölümüne sebep olmuştur. O da bu kadar kalabalık bir aristokrat kalabalığının aynı anda basit ve hiç de epik olmayan bir şekilde öylesine ölüvereceğine inanamamış olsa gerek... Bazı hikâyeler sonrasında filme çekilsin ve içindeki enigmatik karakterler iyi oyuncular tarafından oynansın diye gerçekleşir. Bu da Tanrının bize yaptığı bir tür Hollywood şakası sanırım.
Mutfağında en pahalı şefleri bulunduran geminin dürbünsüz ve ışıldaksız gözetleme kulesi elemanı Frederick Fleet 20 metre yükseklikte bulunduğu yerden buzdağını fark ettiğinde artık çok geçti. Durumu derhal aşağıya bildirdi, geminin rotası yana doğru kırıldı ama hızından dolayı buzdağından kaçılamadı.
Mühendislik şaheseri olarak nitelendirilen Titanic’in batması imkânsız olarak görülüyordu. Önden ve arkadan çarpmalarda bu çelik devasa gövde karşısında herhangi bir geminin ciddi hasar göreceği hesap ediliyordu. Bütün bunlar öngörülmüştü fakat oldukça basit olan bir gerçek, buz dağı öngörülmemişti. Buz dağı gemiyi bir bıçak gibi yandan 6 yerinden kesmiş, geminin altının tonlarca suyla dolması sonrası ikiye ayırılıp okyanusun dibini boylamasına sebep olmuştur.
Kaptan Smith gerçekten batacaklarına bir derece ikna olduğunda koşarak gittiği ilk kişi gemide yolculuk eden en nüfuzlu kişi olmuştu. John Jacop bu müstesna durumu gemideki diğer aristokratlarla da paylaşmıştı. Bu haber neden sadece birinci sınıf yolculara verildi, neden ikinci ve üçüncü mevki yolcuların bundan haberi olmadı hâlâ muamma (!) Bilinen o ki; ikinci ve üçüncü sınıf yolcuların çok sonraları kendiliğinden uyandığı. Bu yolcuların büyük bir kısmının 462 kamaralı bu dev yapıda güverteye giden labirentimsi koridorlarda kaybolduğu, çoğunluğu İngilizce konuşmayan insanlardan oluşan bu kalabalığın İngilizce işaretleri anlayamayıp yollarını bulamadığı biliniyor. Ayrıca bir şekilde yollarını bulanlarınsa bu mevkilerle güverteye giden geçitler arasındaki kapılar kilitlenerek engellendiği tutanaklara geçmiş.
Evet, Kaptan Smith durumun farkına vardı, haberleri uçurdu, kalabalığın bir kısmı SOS fişeklerinin de atılmasından sonra durumun vahametine iyice ikna oldu. Güvertede yaşanan filika kargaşası önce birinci sınıf yolcuların filikaya alınması ve ikinci, üçüncü sınıf yolcuların engellenmesiyle tam bir drama dönüşüyor. Ardından Smith’in “ kadınlar ve çocuklar” emri sonrası başka bir dram yaşanıyor. Geminin batmayacağına inandıkları için yerlerinin kocalarının yanı olduğunu düşünen birinci mevkiden kadınların ısrarı ve öncelik ötekilere verildiği için bekletilen üçüncü sınıftan kadınların gözleri önünde filikalar denize neredeyse boş indiriliyor.
Titanic alttan dolan suyun ağırlığıyla ortadan ikiye tam anlamıyla çatlamış ve güvertedekiler denize düşmeye başlamıştı. Denizin yüzü buz gibi suda çırpınan insanlarla doludur. Gemideki eşyalar ve bacalar sudakilerin üzerine düşmeye başlar. Çok geçmeden Titanic bütün bu kör inanç halkasına rağmen 70 derece açıyla okyanusun dibini “gerçekten” boylar.
Öte yandan filikadakiler boş yerleri olduğu halde sudaki insanları almayı istemiyorlar, filikalara tırmanmak isteyen güruhun onları da batıracağından korkuyorlardı. Sonraki tutanaklarda filikadakilerin suyun üzerindekilerin çığlıklarını duymamak için yüksek sesle tempo tutup şarkı söyledikleri yazılıdır. Suyun üzerindekilerin hayat belirtileri 1 saat sonra tamamen kesilir. Suda donanlarla ilgili ayrıntılar raporlarda dehşet verici olarak tanımlanmıştır.
Kurtarma gemisi, Titanic tamamen gözden kaybolduktan iki saat sonra olay yerine varabildi. Mürettebattan kişiler de dâhil olmak üzere toplam 705 kişi kurtarıldı. Bir o kadar da kurtarılabileceği halde yolcuların birçoğu suda donarak öldü.

Titanic adını da aldığı üzere gerçek bir modern zaman tragedyasıdır. İnsanoğluna dair bütün zaafları, zayıflıkları, kusurları bünyesinde toplayıp tek bir hikâyede görünür kılan nadir öykülerden biridir. Bu hikâyedeki esas karakter olan gemi bütün azameti ve büyük bir yenilmezlik inancıyla yola çıkıp sulara gömülür. Yan karakterlerden bazıları yani yolcular ise görünmezlik inancıyla suda çırpınanları arkalarında bırakır ve üzerlerine bir türkü yakar. Görünmezlik inancı da yenilmezlik inancı kadar korkunç olsa gerek, değil mi Fatma Abla?

KONUK YAZAR: HATİCE ÇAĞLAR