13 Mayıs 2008 Salı

LEYLA GENCER'e VEDA


Leyla Gencer'i daha sesini duymadan tanıdım. Zeynep Oral'ın onun için yazdığı biyografik eseri okuduğumda ona sesini duymadan hayran oldum. Bazı insanların aurası engel tanımaz ve kanallarınızı açık bırakırsanız size ulaşırlar.

Leyla Hanımın fotoğrafını, onun kahraman fizyonomisini görmek, her gönlünü azat etmiş insan için ona aşık olma vesilesidir. Bu aşk onun varlığına tanıklık etmek ve dünyada olduğuna şükretmek düzeyinde bir maneviyat yükselmesinin sonucudur. Türkiye ne yazık ki duygusal haritasını kaybetmiş bir ülke. Duygusal derinliklerimizi hamasetin sığ sularında ziyan ettik. Bu felaket sadece bizim başımıza gelmedi diye avunsak da 21. asrın hakiki insanlara her çağdan fazla ihtiyaç duyduğunu söylemeden edemiyorum.

İşte Leyla Gencer hakiki bir insandı. Sanatına karşı duyduğu sorumluluk onu ülkesinden uzak yaşamaya mecbur bıraktı. Cuma günü küllerini çok sevdiği Boğaz'ın sularına serpeceğiz. Kalbim onunla olacak.

Yakılarak küle dönüşmek istemesini ise dünyaya karışıp gitmek arzusu, masum bir sanatçı kaprisi olarak başıma tacederim.

"Ona hakettiği değeri vermedik" diyenlere ise cevabım şudur: O meleklerle şarkı söylüyordu.

4 Mayıs 2008 Pazar

BİR ŞUURSUZLUK ANITI OLARAK TİTANİC


“Teknolojiye olan ilahi güvenin aldığı yara acısından bakıldığında bu felaket tarihin ciddi bir dönüm noktasıdır.”
Joseph Conrad

Titanic’in yapılma, yolculuk ve batış hikâyesi bir Yunan tragedyasını andıran dramatik öğe ve ibret öyküleriyle örülü. Daha esprili bir dille ifade edersek, “insanlığın şuursuzluk tarihi” diye tanımlanabilecek özel bölümünün en nadide parçalarından biri.
1900’lerin başında sanayi devriminin en ümit vadeden günlerini yaşayan Batı, doğaya meydan okuyabilir olmanın yolunu teknolojide bulduğunu düşünüyor ve zaferini taçlandırmanın sembolik yollarını arıyordu. Geminin mürettebatı tarafından ‘Tanrı’nın bile batıramayacağı gemi’ olarak nitelendirilen Titanic bu anlamda küstah ve azametli bir semboldü. 46 bin tonluk döneminin bu en heybetli transatlantiği 66.000 beygir gücüne sahip, saatte 23 deniz mili hız yapıyor, 16 fitten daha yüksek dev pervaneler gemiye normalin üzerinde bir hız katıyordu.
1912 yılının 10 Nisan günü İngiltere’nin Sout Hampton limanında ilk ve nihai yolculuğuna başlayan Titanic, 14 Nisan gecesi okyanusun karanlık sularına gömüldü. “White Star Line” şirketi tarafından yapılan gemi bir sanat eseri edasıyla tamamlanmış olarak 10 ay boyunca Wolf su havzalarında bekletilmişti. Şirketin sahibi tarafından sık sık bu havzada ziyaret edildiği ve bir kadeh şarap eşliğinde seyredildiğinden şüpheleniyorum.
Gemi 10 ay boyunca denize hasret bir şekilde öylece bekledi kucaklaşmanın katharsisini batma öncesinde gövdesine aldığı toplam 30.000 ton suyla yaşayacağından habersiz. Evet, o kadar büyüktü Titanic, bir o kadar da şaşalı. Birinci sınıf için bugünün parasıyla 50.000 dolar ödeyen yolcular kamara süitlerde şömineler ve tüttürebilecekleri Havana purolarına bile sahiptiler. Fakat batma sırasında güvertede 2800 kişi bulunmasına rağmen cankurtaran filikaları yalnızca 1.500 kişilik kapasiteye sahipti. Daha da enteresanı çarpışma sonrası denize indirilen filikalarda toplam 705 kişi bulunuyordu. Yani yeterince insan kurtulamamıştı. Teknolojik ilerlemeye duyulan kör güven insanları göz göre göre ölüme götürmüş, filikaların batmasından korktuğu için daha fazla yolcu almak istemeyen insanların bencilliği de kalanların icabına bakmıştı.

Titanic’de ölenlerin uzun süre kazayı ciddiye almadıkları, ikiye ayrılan güvertede kartopu oynayıp buz dağından fırlayan buzları şampanyalarına attıkları söylenir. Bu arada konuyla ilgili çekilen filmde çarpışma sırasında ısrarla müzik yapmayı sürdüren geminin müzik ekibinin hali hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor. Bunu anlattığımda Nusret Beyciğim eski tarihli bir yapımda güverte görevlilerinden birinin düşen şezlongları tekrar tekrar yerine koyduğu sahneyi hatırlatıp ekledi; “Sanki zengin bir aristokrat olmak ölmeye engelmiş gibi…”
Bir başka önemli faktör ve enteresan karakter ise böyle bir şaheseri kullanıyor olmaktan dolayı inanılmaz derecede gururlanan 62 yaşındaki Kaptan Smith. Kaptanın en büyük amacı perşembe günü New York Limanı’na varması beklenen gemiyi Salı günü limana vardırmak ve takdir kazanmaktır. Buz dağı fark edildiğinde isabetli bir manevra yapamamasına sebep olan bu deli hızın nedenini de buradan anlayabiliriz. Çünkü kaptan Smith’in egosunun acelesi vardır. Bağdat Caddesi Kompleksi olarak psikoloji literatürüne geçmesi beklenen durumun köklerinin çok eskilere dayandığını tahayyül edebiliriz sanıyorum.
Aynı Kaptan Smith tahmin edilebilir bir refleksle geminin batmayacağına olan inancı ve batıyor oluşunun getirdiği karmaşık ruh haliyle hiçbir zaman yolcularına gerçekten filikalara gitme emri vermemiş ve kurtulabilecekken birçok insanın onunla birlikte ölümüne sebep olmuştur. O da bu kadar kalabalık bir aristokrat kalabalığının aynı anda basit ve hiç de epik olmayan bir şekilde öylesine ölüvereceğine inanamamış olsa gerek... Bazı hikâyeler sonrasında filme çekilsin ve içindeki enigmatik karakterler iyi oyuncular tarafından oynansın diye gerçekleşir. Bu da Tanrının bize yaptığı bir tür Hollywood şakası sanırım.
Mutfağında en pahalı şefleri bulunduran geminin dürbünsüz ve ışıldaksız gözetleme kulesi elemanı Frederick Fleet 20 metre yükseklikte bulunduğu yerden buzdağını fark ettiğinde artık çok geçti. Durumu derhal aşağıya bildirdi, geminin rotası yana doğru kırıldı ama hızından dolayı buzdağından kaçılamadı.
Mühendislik şaheseri olarak nitelendirilen Titanic’in batması imkânsız olarak görülüyordu. Önden ve arkadan çarpmalarda bu çelik devasa gövde karşısında herhangi bir geminin ciddi hasar göreceği hesap ediliyordu. Bütün bunlar öngörülmüştü fakat oldukça basit olan bir gerçek, buz dağı öngörülmemişti. Buz dağı gemiyi bir bıçak gibi yandan 6 yerinden kesmiş, geminin altının tonlarca suyla dolması sonrası ikiye ayırılıp okyanusun dibini boylamasına sebep olmuştur.
Kaptan Smith gerçekten batacaklarına bir derece ikna olduğunda koşarak gittiği ilk kişi gemide yolculuk eden en nüfuzlu kişi olmuştu. John Jacop bu müstesna durumu gemideki diğer aristokratlarla da paylaşmıştı. Bu haber neden sadece birinci sınıf yolculara verildi, neden ikinci ve üçüncü mevki yolcuların bundan haberi olmadı hâlâ muamma (!) Bilinen o ki; ikinci ve üçüncü sınıf yolcuların çok sonraları kendiliğinden uyandığı. Bu yolcuların büyük bir kısmının 462 kamaralı bu dev yapıda güverteye giden labirentimsi koridorlarda kaybolduğu, çoğunluğu İngilizce konuşmayan insanlardan oluşan bu kalabalığın İngilizce işaretleri anlayamayıp yollarını bulamadığı biliniyor. Ayrıca bir şekilde yollarını bulanlarınsa bu mevkilerle güverteye giden geçitler arasındaki kapılar kilitlenerek engellendiği tutanaklara geçmiş.
Evet, Kaptan Smith durumun farkına vardı, haberleri uçurdu, kalabalığın bir kısmı SOS fişeklerinin de atılmasından sonra durumun vahametine iyice ikna oldu. Güvertede yaşanan filika kargaşası önce birinci sınıf yolcuların filikaya alınması ve ikinci, üçüncü sınıf yolcuların engellenmesiyle tam bir drama dönüşüyor. Ardından Smith’in “ kadınlar ve çocuklar” emri sonrası başka bir dram yaşanıyor. Geminin batmayacağına inandıkları için yerlerinin kocalarının yanı olduğunu düşünen birinci mevkiden kadınların ısrarı ve öncelik ötekilere verildiği için bekletilen üçüncü sınıftan kadınların gözleri önünde filikalar denize neredeyse boş indiriliyor.
Titanic alttan dolan suyun ağırlığıyla ortadan ikiye tam anlamıyla çatlamış ve güvertedekiler denize düşmeye başlamıştı. Denizin yüzü buz gibi suda çırpınan insanlarla doludur. Gemideki eşyalar ve bacalar sudakilerin üzerine düşmeye başlar. Çok geçmeden Titanic bütün bu kör inanç halkasına rağmen 70 derece açıyla okyanusun dibini “gerçekten” boylar.
Öte yandan filikadakiler boş yerleri olduğu halde sudaki insanları almayı istemiyorlar, filikalara tırmanmak isteyen güruhun onları da batıracağından korkuyorlardı. Sonraki tutanaklarda filikadakilerin suyun üzerindekilerin çığlıklarını duymamak için yüksek sesle tempo tutup şarkı söyledikleri yazılıdır. Suyun üzerindekilerin hayat belirtileri 1 saat sonra tamamen kesilir. Suda donanlarla ilgili ayrıntılar raporlarda dehşet verici olarak tanımlanmıştır.
Kurtarma gemisi, Titanic tamamen gözden kaybolduktan iki saat sonra olay yerine varabildi. Mürettebattan kişiler de dâhil olmak üzere toplam 705 kişi kurtarıldı. Bir o kadar da kurtarılabileceği halde yolcuların birçoğu suda donarak öldü.

Titanic adını da aldığı üzere gerçek bir modern zaman tragedyasıdır. İnsanoğluna dair bütün zaafları, zayıflıkları, kusurları bünyesinde toplayıp tek bir hikâyede görünür kılan nadir öykülerden biridir. Bu hikâyedeki esas karakter olan gemi bütün azameti ve büyük bir yenilmezlik inancıyla yola çıkıp sulara gömülür. Yan karakterlerden bazıları yani yolcular ise görünmezlik inancıyla suda çırpınanları arkalarında bırakır ve üzerlerine bir türkü yakar. Görünmezlik inancı da yenilmezlik inancı kadar korkunç olsa gerek, değil mi Fatma Abla?

KONUK YAZAR: HATİCE ÇAĞLAR

23 Nisan 2008 Çarşamba

DEMOKRAT MISINIZ? YADA…

12 Eylül faciasının yaralarının sarılması yolunda hiçbir çaba harcamayan politikacılarımız, parlamenterlerimiz, hukukçularımız, sosyologlarımız, akademisyenlerimiz, sendikacılarımız, ‘Burası Türkiye’ diye haber yapan gazetecilerimiz, ‘Bu ülkede yaşanmaz diye’ şikayetçi olan seçkinlerimiz.
Basın ve eğitim kurumlarının basmakalıp bir “idealistlik” çemberine alındığı uzun yıllar boyunca “ne bilmemiz gerekiyorsa” onu öğrendik, bazı başka şeyler öğrenip arada bir bu ülkenin insanları lafa da karıştı. Sesini yükseltenler oldu. Bedelini de ağır ödediler. Benzerlerinin en acımasızı olan 12 Eylül süreci de bizi bin bir zahmet el yordamıyla geldiğimiz yerden gerisin geri itti. Bu geri itmenin karakteri de artık, “Neyi konuşmamız isteniyorsa onu konuşmak” olarak tanımlanabilir. Yukarıda tek tek sıraladığım okur yazar insanların, hepsine aydın diyelim, baskı dönemlerine fazla uyumlu bir yol izlediklerinden kuşku yok. Susmaya koşullanmış, depolitize olmuş bir toplumun “farz edilen” veya konumlandırılmış nabzına göre şerbet vererek suya sabuna dokunmadan yazmak, çizmek, konuşmakla varılan yer işte bu içinde bulunduğumuz durum.

Sosyolog Profesör Hanımefendi Cumhuriyet mitinginde, ‘Küreselleşmeye Karşıyız’ diye bağırıyordunuz. Sizinle hemfikirim doğrusu nihayet bir konuda konuşabiliriz. Öneriniz nedir? Bu işler Durkheim Sosyolojisi okutmakla olmuyor. Voltaire ve J. J. Rousseau’dan ithal edilen argümanlar da artık çılgın dünyamızın ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Siz Ettien Balibar’ı okudunuz mu, Bir makale yazdınız mı Althusser’i eleştiren… belki Baudrillard’ı bile dikkate almadınız. Ortaçağ karanlığından söz ediyorsunuz. Farkında mısınız, işler Martin Luter’in zamanındaki gibi değil artık. Ortaçağ karanlığı yıkan Protestan ahlakı bu gün, Bush vasıtasıyla, ‘Hz. İsa’dan cevaz aldım’ diyerek dünyayı cehenneme çeviriyor. Bu konuda bir paragraf yazdınız mı “cahil halkımızı” aydınlatacak. Söz söylemek emek ister, bir tusinami gibi dünyanın üzerine çöken küreselleşme dalgası her halde sizin bir sözünüzle durmaz. Küreselleşme karşıtları iğneyle kuyu kazar gibi sosyal projelerle ilgileniyorlar. Gönüllülük esasında faaliyet gösteren nice insanlar para ve iktidar hırsını bir tarafa bırakmış çalışıyorlar. Alternatif bir hayat için kafa yoruyorlar.

Nedenini tam belirtmediniz ama öğrendik ki AB’ye de karşıymışsınız. Beğenmediğiniz AB’nin ideologları bilmelisiniz ki tartışarak ve ciddi referanslarla hareket ediyorlar. Onlarla tartışmak için onların hareket noktaları konusunda biraz olsun bilgili olmak gerekiyor sanırım. Ya da yepyeni bir görüş ileri sürmek size kaldıysa, bunun dikkat çekici bir dayanağı olması gerekmiyor mu?

Yine size sorayım: Öğrencilik yıllarınızda Trabzon’da köylerde araştırma yaparken hüsnü kabul görmüşsünüz. Muhafazakarlık artınca tacizler de arttı anlaşılan. Aile içi şiddete, kadına yönelik şiddete AKP muhafazakarlığından dayanak bulmak kolaycılığı ne denli bilimsel acaba? Müfredat düzenine indirgenen, öğretim kurumu olmaktan çıkıp eğitim kurumu hüviyeti kazanan üniversitelerimizdeki araştırmalardan mı bu sonucu çıkardınız? Toplumdaki muhafazakarlığın artmasının nedenlerini araştırmak zülfü yare dokunmasın? YÖK uygulamaları sonucunda, akademik özelliği olması gerektiği neredeyse unutturulan üniversitelerimizdeki durumu biliyorduk ama bu kadar ucuz yorumlar yapılabileceğini şimdi sayenizde öğrendik.

Bugünkü Ulusalcıların ağabeyleri olan Kemalist-solcu aydınlarımız gerici, ve bir şekilde de hain diye niteledikleri Demokrat Parti iktidara gelene kadar her şeyin yolunda olduğunu söyleye geldiler. O günden sonra cahil halkın oyları ile iktidara gelen DP’nin bütün planları bozduğu ve ülkeyi ülkülerinden kopardığı tezine sarıldılar. Yıllarca bu teraneyi dinledik. Yazdılar okuduk. Ama Kemalizm ilkelerin ışığında ne bir program ne de bir öneri gündeme geldi. Gündeme gelen “Asker gelsin daha iyisi yok.” fısıltısının köy kahvelerinin sıradan söylemi olmaktan çıkıp örtülü bir arzuya dönüşmesidir. 12 Eylül Paşaları Atatürkçüyüz diyerek, temellerini baskı yöntemlerinden alan uygulamalardan sonra köşelerine çekildiler. Evren Paşa “Bugün olsa yine yapardım!” dediğinde ise bundan rahatsız olanların sesi duyulmadı bile. Fikir ve düşünce faaliyetlerini kendi uygun gördüğü sınırlara hapseden bu sisteme muhalif olanların hayalci ve romantik olarak tanımlanıp kaale alınmadığı ortadadır. Bu sistem, kamplaşmalardan beslenen yeni aktörler de yarattı tabiatıyla. Bu aktörler içinde kendisini en erdemli yere koyan Ulusalcıların yarattığı laiklik krizi ülke sorunlarını aşan bir cesametle gündeme oturdu. İrticacı olarak niteledikleri siyasi oluşumları takiye yaptıkları teziyle suçlayan bu insanlar kendi dayanaklarının sorgulanmasına izin vermiyorlar. Asıl olan, olması gereken, mensubu olunacak biricik görüş onlarınki çünkü referanslarını Kemalizm’den alıyorlar. Demokrasi hedefinin adeta bir sonraki darbeden sonraya ertelendiği bir çizgide hareket ettiklerine bakınca da akla gelen bir Kemalizm takiyesi ile karşı karşıya olup olmadığımızdır. Nadir Nadi’nin İsyanını hatırlatan bir durum: “Ben Atatürkçü değilim.”

Demokrasinin bu topraklara çok görülmesinin en kırıcı süreci 1960 yılında başladı. Gündemi laiklik sorunuyla sınırlayan söylemin aciliyet taşıyan sorunlar üzerine hiçbir öneride bulunmuyor olması da elde olmadan yine bir kırılma noktasında olduğumuzu hatırlatıyor. Gönül isterdi ki; Türkiye için elzem olan laikliğin korunması mücadelesi siyasi öneriler ve etkin bir muhalefetle çözülsün. Başta ana muhalefet partisi olmak üzere AKP’ye karşı çıkan muhalifler hali hazırda sistemli bir öneri paketi sunmadılar. Korkarım böyle bir program da yok. AKP’yi kararnamedeki sağlam olabilecek delillere rağmen bir nebze haklı gösteren şey de bu önerisizliktir. Ayrıca da sormak isterim: Demokrasiyi kırıp geçen büyüklü küçüklü askeri müdahalelere diyelim ki baskı altında olduğunuz için sesinizi çıkaramadınız. Peki şimdi demokratik açılımlar açısından bir ümit ışığı olarak görülen, Avrupa Birliği müzakerelerine eleştirel bir katkı sağlamak neden aklınıza gelmiyor? AKP’nin bu konuda sizin de katkılarınızla başarılı olup sonsuz iktidar hakkını elde etmesinden mi korkuyorsunuz? AB üyeliğine gerçekten karşı iseniz seçmenleri tatmin edecek demokratik ve reformist bir program sunmanız gerekmez mi? Avrupa kapısında bekletilme meselesinde gurur incinmesinden muzdarip olmaktan başka (sadece) duygulara hitap etmeyen reel bir söyleme ihtiyacınız yok mu? Komitacı muhalefet anlayışının sonuçlarıyla bir ekonomik krizin eşiğindeki dünya konjonktüründe Türkiye’nin risklerini arttırmıyor musunuz?

Solcu Paşalardan medet umulan günler benim hatırımda, ‘CHP’li Baba’ lardan sempatiyle söz edildiğini de sizin unutmanız mümkün değildir. Ama demokrasi adına kafa yoran insanları liberal, sağcı, İkinci Cumhuriyetçi diye karalayarak tek sesliliği talep ediyorsunuz. Bu ülke yıllardır kötü yönetiliyor. Sizin iktidara talip bir reform öneriniz var mı? Yıllarca size gönül veren, sizinle aynı görüşü paylaşan, sözünüzden çıkmayan, Cumhuriyetin bekasını kendi çıkarlarının önünde gören, modern ve laik Cumhuriyet yanlısı insanların görüş ve düşüncelerine hiçbir katkı sağladınız mı? İlerici-gerici ile başlayan söyleminiz bugün laik- dinci ikilemine ulaştı. Laiklik kavramına yapılan katkıları da elinizin tersiyle ittiniz. Bu ülkedeki insanların laikliğin ne olması gerektiğini tartışmaları ne kadar da imkansız görmüyor musunuz? Kusura bakmayın siz değişmezlik seviyorsunuz, farklı olanı sevmiyorsunuz, kendi görüşünüzden başka bakış açısına tahammülünüz yok. Hiç de demokrat değilsiniz.

17 Nisan 2008 Perşembe

PİPPA BACCA’ya MEKTUP


Kaybolduğunu öğrendiğim ilk günden beri senin hikayenle ilgileniyorum. Bu hazin son yerine yoluna bir şekilde devam ediyor olmanı içten içe diledim. Sonunda kötü haber geldi. Senin kadar güzel ve sevimli bir insanın başına gelenler çok üzücü. Çok üzgünüm. Televizyonlarda ve gazetelerde hep senden ve ailenden bahsediyorlar. Hemen hepsi başına gelenden dolayı utanç duyduklarını söylüyor. Bense utanç duymayı reddediyorum çünkü sena tecavüz eden ve sonra da canına kıyan adamla aynı zihniyete mensup değilim. Bilmelisin ki ona çok kızgınım. Orhan Pamuk gibi her şeye ve herkese kızan birisi de değilim aslında. Türkiye’de derdini reklam spotlarıyla anlatmak gibi bir huy arız oldu. Her ne kadar Nobel ödülü almış olsa da; onu tebrik ederim ama taktir edemeyeceğim. O herkese kızıyor bense üzüntü duyuyorum aramızda böyle bir fark var.

Utanç, pasif ve çaresiz bir duruşun, aczin bir ifadesi değil midir? Türkiye’de ise aciz olmayanlar utanç duyduklarını söylüyorlar. İşleri güçleri var, iyi giyiniyorlar, aileleri var, ikballeri tehlikede değil ama utanç duyduklarını söylüyorlar. Neden biliyor musun; çünkü işlerini hakkıyla yapmıyorlar. Tembel ve eyyamcı bir söylemle sadece büyük laflar etmekle; öfke gösterileri, içi boş sözler ve yaygaracı bir tepkisellikle yerlerini korumak derdindeler. Bir ilkokul öğrencisinin tahrir ödevi kadar sıradan ama asla onun kadar samimi olmayan bir söylemden söz ediyorum. Ben işte bu yüzden utanmayı reddediyorum.

Pippa, senden önce başka insanlarımız da öldü. Sadece Ermeni bir gazeteci olduğu için Hrant Dink öldürüldü. Ondan önce papaz olduğu için Rahip Santoro öldü, misyoner diye boğazı kesilenler oldu. Buna gerçekten üzülenler, bunu makul bulanlar, bunu engellenemez bulanlar utanç duyduklarını söylüyorlar. Çaresiz mi kaldılar? Hayır, bunun çaresiz olmakla bir ilgisi yok. İflas etmiş bir paradigmanın dışına çıkamazlar! Bunu alt kültürlerin yapmasını bekliyorlar. Altkültür zihniyeti senin sonunu noktalayınca da utanıyorlar. Bir yoksulun kirli giysisinden, bir açın açgözlülüğünden, bir cahilin öfkesinin sonucundan utanmasını anlarsın değil mi? Ben onların utancını anlayamıyorum.
Ben ne servet düşmanıyım Pippa ne de kimsenin mevkiinde gözüm var, fakat bilmelisin ki bizim en iyi okullarda okuyan, iyi beslenen, zihnini diri tutun insanlarımızda bir tuhaflık var. Sanırım bunlar barış idealinin ham bir hayal olduğunu düşünüyorlar. Sen barış için yola çıkmıştın. Ah! Ne temizsin! Beyaz giyindin. Beyaz giymek mecazen kalp temizliğidir. Beyaz kirlendi diye ben üzüldüm. Üzgünüm ama, sana barış adına teşekkür ediyorum. Mekanın cennet olsun.

6 Nisan 2008 Pazar

CENACOLO’nun PEŞİNE


“O buluş hayatımı değiştirdi.

Ani değil, yavaş ve durdurulması imkansız bir değişim oldu, tıpkı bir ormanda bahar yaklaşırken yaşanan değişim gibi. Başlangıçta farkına varmadım; tepki göstermek istediğimde ise artık çok geçti. Sanırım Concorezzo’daki sakin sohbetlerim ve Milano’daki o ilk günlerde içinde yaşadığım karışıklık gerçekleştirdi mucizeyi.

Santa Maria delle Grazie’nin kapılarının ziyaretlere açık olduğu günlerin geçmesini bekleyip sonra tekrar Cenacolo’ya döndüm ve İsa’nın ellerlinin altında durdum. Bir yürek gibi çarpan, neredeyse belli etmeden geliştiğini gördüğüm eser tarafından taktis edilmek istiyordum. Böyle bir şeyi niçin yaptığımı hala bilmiyorum. Neden baş keşişin karşısına çıkıp nerede bulunduğumu, tutukluluğum süresince keşfettiklerimi anlatmadığımı da bilmiyorum.
(…)
Bir aydınlanma mıydı? Tanrı’nın çağrısı mıydı? Yoksa delilik mi? Tutumuma ne ad vereceğimi bilemeden Yaba et-Tarif adı verilen bu uçurumda ölmem çok muhtemel.”

Söze Javier Sierra’nın Roza Hamken tarafından Türkçe’ye çevrilen Gizli Akşam Yemeği adlı romanından Peder Leyre’nin son notundan bir alıntı ile başlamak istedim. Dominiken bir rahip olan Peder Leyre şahit olduğu bir dizi olayın sonunda bir değişim geçirmiştir. Dominiken tarikatın inançlı bir mensubu olan Peder Leyre, Leonardo da Vinci’nin bizde ‘Son Yemek’ olarak bilinen; İsa’nın Havarileri ile yediği son akşam yemeğini temsil eden eseri Cenacolo’nun Heretik - Katharosçu anlayışı temsil eden simgelerle donatıldığına dair ihbarlar alınması sonucunda Milano’ya gelir. Engizisyonun bir temsilcisi olarak araştırma yapmakla görevlendirilmiştir. Milano’da yaşadıkları ve tanıştığı insanlar sadakatle bağlı olduğu inancının sarsılmasına neden olacaktır.


Romanda Leonardo serin ve çekici bir adam olarak tasvir edilmiş. Daima beyaz giyiyor, et yemiyor, cinsel ilişkiye girmiyor, öğrencilerini çok seviyor ve bütün bildiklerini onlara öğretiyor, çok zeki, şifre ve muamma uzmanı, devasa cüssesi ile dünyayı hiç takmadan işine bakan yürek hoplatıcı bir adam. Bizde Son Akşam Yemeği olarak anılan Cenacolo’yu yaratırken romancının ona biçtiği rol ise ilginç ayrıntılarla dolu. Leonardo’nun heretik bir Hıristiyan, bir Katharosçu olarak konumlandırılışı ve İsa ve havarilerinin bu tabloda on üç harflik bir kelimeyi ifade ediyor olmalarının hikayesi de… Sierra’nın tezine göre köprü gibi uzanan bu masanın ardında sıralanan İsa ve havarilerin Consolamentum (teselli ayini) kelimesini işaret ediyor olması ise heyecan verici bir iddia. Defterlerini yazarken sağdan sola yazan Leonardo Da Vinci’nin yazdıklarının bir ayna vasıtası ile okunuyor olması da ( solak olan Leonardo defterlerine sağdan sola yazmıştır) onun gizli işler peşinde olduğunun bir işareti olarak vurgulanıyor.
Yazarın tezine göre; ‘Consolametum’ ibaresin tabloda Leonardo’nun adeti uyarınca sağdan sola okunabiliyor. Leonardo bu kompozisyonda İsa ve havarilerini, Kendisi tarafından Onikiler’e mal edilen sıfatlarla, amacına hizmet edecek bir biçimde sıralamış, soldan sağa yerine yukarıdan aşağıya diziyorum:

Aziz Bartolomeus/Mirabilis/Harika
Küçük Yakup/Venustus/Latif
Andreas/Temperetor/Uyaran
Yahuda İşkaryot/Nefandus/İğrenç

Petrus/Exosus/Nefret Eden
Yuhanna/Misticus/Esrarı Bilen
Hz. İsa/Alfa/A
Tomas/Litator/Tanrıları Yatıştıran
Büyük Yakup/Oboediyens/Söz Dinleyen
Filipus/Sapiens/Yüce Şeyleri Seven
Matta/Navus/Çalışkan
Yahuda Taddeus/Occultator/Gizleyen
Simon/Confector/Tamamlayan

Bu listedeki Havarilere verilen mahlasların baş harflerini yukarıdan aşağıya okuyacak olursanız, Hz. İsa’ya da bir A ithaf ederseniz söz konusu kelimeyi okuyabilirsiniz.

Romanda bir giz perdesi aralanırcasına usta işi bir kurguyla varılan nokta şu: Leonardo Da Vinci gök yüzündeki “gizli akşam yemeği”nde İsa Peygamberin Aziz Yuhanna’ya verdiği ilahi sırların yazıldığı bir kitaba sahiptir. Bu Mavi Kitap Roma kilisesi ve Engisizyon tarafından tehlikeli bulunuyor. Leonardo ise Petrus kilisesinin kurduğu inanç ve hiyerarşi sistemine karşı bir duruşla; her Hıristiyan’ın Tanrı ile aracıya gerek olmadan ilişki kurması temeline dayanan Aziz Yahya Kilisesinin hakimiyet zamanının geldiğini savunuyor. Üstad resimlerinde bu inanç sisteminin sembollerini kullanarak bir tür muhalefet yapıyor.

Leonardo’nun doğduğu 15.yy’da ayrıcalıklı ruhbanlık makamını tanımayan Katharosçu Kilise bütünüyle ortadan kalkmıştı. (Katharos Yunanca’da arı, temiz anlamına geliyor.) Romanda ise bu bilgiye uygun bir şekilde Katharosçular’ın inançlarını gizleyerek göze batmadan yaşıyorlar. Leonardo ise bu gizli inancın bir taraftarı olarak karakterize edilen bir ‘kusursuz’. Katharosçu görüşün Hıristiyanlığın uygulana gelen ritüellerine, Hıristiyanlığın varolan kurumlarına temelden karşı çıktığını biliyoruz. Katarosçular tarafından Hz. İsa bir insan değil bir melek olarak kabul ediliyordu, insani acılar çekmemişti ve ölümü bir yanılsamaydı. Eski Ahit’in büyük bölümüne kuşkuyla yaklaşıyorlardı. Kilisenin bedenleşme öğretisini reddediyorlardı. Tanrı ile aracısız ilişki kurmak gerektiğini düşündükleri için Papalık makamında sonlanan din adamlarının hiyerarşisine karşı çıkıyorlardı. Dahası dünya kötüdür, bu kötü dünyada yabancı bir gezgin olan insanın amacı, doğası iyi olan ruhunu özgürleştirmek ve Tanrı ile birliğini yeniden kurmak olmalıdır. Katharos mezhebi et yemenin kesinlikle yasak olduğu, cinsel birleşmenin de yasaklandığı katı kurallara sahipti. Bu katı kurallara her kesin uyması mümkün olamayacağı için ‘kusursuzlar’ olarak adlandırılan seçkinlerin, Consolamentum denilen, teselli ayini vasıtasıyla pişmanlıklarını belirtmeleri ve arınmaları sonucunda; kendilerini tefekküre adayarak en yüksek ahlaki kurallara uygun yaşamaları söz konusuydu. Bu ayinin uygulanmadığı insanlar ise bu görüşlere katıldıkları taktirde ‘inananlar’ olarak kabul görüyorlardı.

Sierra’nın hikayesinde Katarosçular, Mecdelli Meryem’in İsa’nın diriliş anına şahit olmasını da dört İncil’dekinden farklı yorumluyor. Bu diriliş sırasında İsa ete kemiğe bürünmemiş, ışık olarak tezahür etmiş ve Mecdelli Meryem’e yaradılışın sırlarını vermişti. Katarosçular Mecdelli Meryem bu sırları açıkladığında ( havarilerce) inanılır bulunmadığını, bu nedenle de asıl olanın kabul görmediğini, Mecdelli Meryem’in fahişe ilan edilerek dışlanması sonucu Hıristiyanlığın İsa’nın öğretisinden uzaklaştığını iddia ediyorlar. İlk Hıristiyanların ve gnostiklerin Mecdelli Meryem’in bir vahiye sahip olduğuna inanmaları ise bir vakıadır.

Gizli Akşam Yemeği’indeki ince atıflar beni sık sık elime aldığım Thomas İncili’ne bir kere daha yöneltti. Thomas İncili anlaşılması biraz güç bir metin. Kutsal kitaplara yabancı olsaydım ilgimi çekemeyecek kadar yoğun bir metin. İnsanın ancak kalbiyle kavrayacağı şeylerden. Bu kitapta Simon Petrus’un Mecdelli Meryem’in kadın olmasından dolayı itirazı yer alıyor.

1.Simun Petrus onlara dedi:
2.Mariam aramızdan çıksın,
3.Çünkü kadınlar Hayat’a Layık değildir.
4.İsa dedi: İşte
5.onu erkek kılmak üzere
6.cezbedeceğim
7.size, erkeklere benzer
8.yaşayan bir ruh olsun diye.
9.Zira erkekleşecek kadınların hepsi
10.göklerin Melekutu’na girecekler

Mecdelli Meryem’in Hz. İsa ile yakınlığı konusunda son yıllarda çok şey yazıldı söylendi. Bu uzun yıllar boyunca ona yapılan bir tür haksızlığın telafisi için girişilen bir gayret olabilir mi, bilmiyorum. İsa’ya bu denli yakın olan bir kadının, bir kadın müridin varlığına tahammül edilemediğini söylemek yersiz olmaz sanırım. Söz konusu romanda ise; Cenacolo’da Mecdelli Meryem’in masanın sağ başındaki bir düğümle sembolize edilmesi ile Leonardo’nun O’nun masada olduğunu ima ettiği ile ilgili bir atıf var. Ben de şahsen o akşam yemekte olmaması ihtimalini zayıf görüyorum.

Sözü Peder Leyre’ye bırakalım:
“Kesin olan şu ki, Engizisyonu yöneten, dinin aslını korumakla yükümlü Dominikenler’in ocağının ortasında, seyredilmek ve tapınılmak üzere sergilenen Katharosçu ayini bulmak, ruhumu çarpıcı biçimde etkiledi.İncil gerçeğinin tarikatımızın gölgeleri arasından kendine bir yol açtığını, yemekhaneye gecenin içinde güçlü bir fener gibi demirlediğini keşfettim. Kırk beş yıldır inandığım gerçekten çok farklıydı: İsa onunla iletişim kurmamız için Komünyonu asla tek yol olarak tesis etmemişti, katiyen. Tam tersine. Yuhanna ve Mecdelli Meryem’e Tanrı’yı aracılara gerek duymadan kendi içimizde nasıl bulacağımızı öğretmişti. İsa Yahudiydi. Tapınağın rahiplerinin, Tanrı’yı tapınağa hapsetmekle uyguladığı (uyguladıkları) baskıyı yaşamıştı. Ve ona karşı mücadele etmişti. On beş asır sonra, Leonardo bu aydınlanmanın gizli sorumlusu olarak, ifşaatı Cenacolo’ya aktarmıştı” Bu görüşlerin sahibi Peder, bir süre sonra Leonardo’nun varlığını haber verdiği yazmaları aramak için yola çıkacaktır. “Bir ay sonra, sarsılmış halde, yakında Yahya’nın Kilisesi’nin dönüşünden korkanların misilleme yapacağından şüphelenerek Beytana’yı temelli terk edip bu İnciller’in peşine düştüm.”

Lale Müldür’e son ziyaretimde Thomas İncilini okumuş mu diye sordum. Okumuş, ne düşündüğünü sorduğumda ise bana, “Çok fazla Müslüman, onu bir Müslüman yazmış olabilir” dedi. Ben de ona kendi düşüncemi söyledim: “Bütün teslim olanlar Müslümandır.” Müslim ve teslim aynı kökten geldiği için böyle demekte bir sakınca görmedim, (çünkü Lale Müldür kelimelerin gizinden herkesten fazla haberdardır) yan gözle baktı ama cevap vermedi. Ben de sükut ikrardan gelir diyerek lafı uzatmadım. Bu sözü söylememdeki asıl neden Thomas İncili’ni ilk okuyuşumdan beri taşıdığım bir yakınlık hissiydi, bu metnin anlamındaki derinlikle Mevlana Celalettin’in Müslümanlık yorumu arasındaki paralellik bende büyük bir heyecan uyandırmıştı. Temelde bütün peygamberler aynı membadan geliyor ve hiçbir zaman kuşku duymadığım gibi tek bir hakikat var. İşte Thomas İncili bana bu heyecanı yeniden yaşattı.

Dinlerin ve peygamberlerin hatırasının insanlar tarafından nasıl tahrif edildiğinin örnekleriyle her gün karşılaşıyoruz. Dinlerin ve mezheplerin rakip olarak yapılandırılması savaş ve yıkım için münbit bir alan yaratıyor. Peygamberler arasında bir rekabet ve iktidar savaşı olabileceğini düşünebilir miyiz, bu mümkün olamaz. Rekabet çıkar savaşı yapan insanlar arasındadır, bu rekabet macerası dogmaların inanç haritasındaki yerini yükseklere taşımıştır. Alevi ile Sünni, Katolik ile Protestan, Müslüman’la Yahudi savaşlarının sonu gelmiyor… zulüm ve soykırım vakalarının ardı arkası kesilmeyen bir dünyada yaşıyoruz. Dogmalar birer nirengi noktası gibi inanç haritasında rekabet alanlarını çevreliyor. Oysa hakikat kalbe doğduğu zaman sevgi, birlik, inanç ve bütünlük de ruha dolar. İnsanın dünyadaki macerasının anlamı ortaya çıkar. Bu öyle bir doğuştur ki dile döküldüğünde bir insan onu diğerine anlatmaya çalıştığında mana yüzünü göstermez. Şairane söyleyelim mana ikiliğin evine gelin gitmez. Mana ben ve sen zamirlerinin olmadığı evdedir. O evden çıkıp manasızca rekabet edilen evlere gelmez.

Yahuda İşkaryot’un ihaneti Dört İncil’de de Hz. İsa’nın bu ihaneti önceden haber veren sözleriyle anlatılır. Burada dikkate değer olan şu olmalı: İhanet edecek veya şöyle de okunabilir, dikkat edin ihanet edeceksiniz! Ve işte tam da bu yüzden Melekuta erişemeyeceksiniz. Yahuda İşkaryot’un kendisini astığı rivayet edilen erguvan ağacı belki bu yüzden aslında kırmızı açarken mor tonlara açıyor artık. Aslından uzaklaşmayı, bir tehlikeyi ima edercesine.

Sierra’nın çalışmasındaki ilham verici detay ve tutarlılığa bakacak olursak; Leonardo’ya verdiği muhalif rolün kalben temsilcisinin yazarın bizzat kendisi olduğunu hissediyorsunuz. Katharosçu görüşün neoplatonik bir görüş olduğunu Sokrates ve Platon’un ondan aktardığı felsefeden ilham aldığını biliyoruz. Romanda Leonardo’nun Cenacolo’da Aziz Simon’u Platon’un büstünü model alarak ve tıpkı bir Helen gibi bembeyaz bir giysi ile resmettiği, bilginin kaynağı olan Platon’a da eserinde yer vermiş olduğu iddiası da yer alıyor. İslam tasavvufunun da aynı disiplinden ilham aldığına dikkat edecek olursak; hakikat arayışının Tanrı inancını siyasal ve kurumsal yapıların kural ve doğmalarından azat etmesinin izini sürebiliriz.

Bana bütün bu düşünceleri ilham eden Gizli Akşam Yemeği bununla da kalmadı, onun sayesinde Cenacolo’nun peşine düştüm. Çok sevdiğim bu esere artık orada resmedilen kutsal insanların sessiz nidasını duyarak bakacağım. Consolamentum.

16 Mart 2008 Pazar

HAFTANIN HABERİ

Cafe Colette’de öğle saatlerinin küçük sohbetlerini özlememek ne mümkün, Nusret gazetedeki habere “Allah kahretsin” gibisinden bir tepki veriyor. Alsancak sarısı saçları ile her gün öğlenden itibaren ortamı şereflendiren Semuş ise ona hava atıyor, “Oh canıma değsin! Artık size gerek kalmadı. Erkeklere artık hiç gerek yok.” Gazetede, Jodie Foster’in suni döllenme yoluyla bir erkek çocuk dünyaya getirdiğinden söz eden haber; Nusret kızıyor, bir erkek olarak! Belli ki beğeniyormuş Jodie Foster’i. Biz Hatice ile bunu sorgularken, “ yani bu çocuğun babası sen olabilecekken… çok ayıp yapmış… bence yasaklanmalı… vs.” diyerek eğlenmeye başladık. Nusret duygularını pek de açık etmiyor. Biz ise işi on emire kadar götürecek bir mantıkla şuna karar verdik: Hz. Musa acaba elinden bazı tabletleri düşürmüş olabilir mi? “Belki tabletler on beş taneydi, ne bileyim… elinden düşmüş olabilir… evet evet mesela; asimile olmayacaksın, manipule olmayacaksın, klonlanmayacaksın, organ nakli yaptırmayacaksın, suni döllenmeyeceksin! Nusret işine dönmek üzere hesabı öderken, hala susmuyoruz, “Bana kalırsa Jodie bir dehanın spermlerini almış olabilir, ne dersin…”

“Vatikan Monsenyör Giafranco Girotti vasıtasıyla bir açıklama yaparak yedi büyük günahı güncelledi.” Bu harika haberi aldığımda yukarıdaki anıyı hatırladım. Bu tür bir müdahale olacağı aklıma dahi gelmezdi. Papa aksiyoner bir insan. Malum olan yedi günah ise neredeyse büyük çoğunluk tarafından artık bir erdem sayılacak kadar makul bulunuyorken bu müdahale çok yerinde oldu. Hatırlayalım bu günahları:
Tembellik
Kıskançlık
Açgözlülük
Hırs
Şehvet düşkünlüğü
Öfke
Kibir
Yeni günahlar:
Genetik müdahalede bulunmak
İnsanlar üzerinde deney yapmak
Çevreyi kirletmek
Sosyal adaletsizliğe neden olmak
Fakirliğe yol açmak
Ahlaksız yollardan zengin olmak
Uyuşturucu kullanmak

Bence ilk liste naif ve kusurlu olan kullar içindi. Son liste ise günümüzün Tanrıları için! Naif ve kusurlu Tanrı kulları günümüzde üretim ve iklim koşulları nedeniyle yoksulluğa mahkum edildiler. Sahip oldukları kaynaklar ellerinden acımasızca alındı ve alınmakta. Mağdurların sesini duyurmayan bir iletişim devrimi sadece manipulasyona hizmet ediyor. ne yazık ki bir şekilde her birimiz elimizde olmayan nedenlerle (belki de çoğumuz Tanrıya kul olmamak kibriyle) çağdaş tiranların kölesi olduk.

İnsanların dünyayı talan etmek, önlerine çıkan engelleri adalet tanımadan yıkmak konusunda “azgınlık” düzeyinde davrandıkları bir zamanda yapılan bu müdahaleden dolayı Vatikan’ı kutlamak gerek. Kulak verenlerin çok olmasını dilerim.

Irak savaşında ölen bir milyon insan için, açlıktan ve bölgesel savaşlardan dolayı ölen milyonlar için yas tutuyorum. Bize çocuklarımıza vasiyet edeceğimiz etik değerler bırakmayan yükselen değerler nedeniyle yas tutuyorum.

25 Ocak 2008 Cuma

BİR FİLMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Takva, Yeni Sinemacıların, başarılı filmlere imza atmış bir ekibin merakla beklenen bir ürünü olarak ilgi gördü ve bunu da hak ettiğini düşünüyorum. Antalya’da 9 dalda Altın portakal ve Kanada, Toronta’da; Swarovski Kültürel Yenilik ödülünü aldı. Kendi adıma böyle bir eseri izlediğim için mutlu oldum.

Türkiye’de yirmi yıl öncesinin kesatlığı aşılmış olsa da pek az film yapılıyor. Bu da her filmin, her şeye ve herkese dokunan bir eser olması arayışına belli ki zemin hazırlıyor. Bunda Türkiye’de insanların, yüksek ideallere sahip olmaklığı, anlayışı ile yetiştiriliyor olmalarının payını da zikretmek gerekir. Okumuş yazmış insanların, galiba Fransızlardan esinlenilmiş bir huzursuzlukla (unutmayalım pek çok şeyi Fransızlardan esinlendik. ), hayata bakma zaruretiyle donatılmış olduğunu fark ediyorum. Dayanaksız bir mükemmeliyetçilik arzusu ve tek tip zevk anlayışı eğilimi ile entelektüel hayatımızın yaralanmış olduğunu gözlüyorum. Cyrano de Bergerac sendromu gibi bir şey! Bunlardan söz etmemin sebebi uygulanan eğitim sistemi ve felsefesinin Türkiye insanlarında saf bir bakış açısı oluşmasının önüne cidden engeller çıkarıyor olması. Bir sanat eseri, bir olay ve bir olgu vs. bütün bunları değerlendirirken, milli hisler, dine karşı mesafeli olmak, genel ahlaka uygun olmak gibi birçok edinilmiş parametreden bağımsız düşünemeyen bir toplumsal zihniyetin kıskacındayız. Kendine benzemeyen ve kendi hayatında yeri olmayana duyulan yabancılık ve gizli bir öfke!

Örnekse uzağa gitmeye gerek yok aynı ekibin çektiği “ Gemide” filmini eleştiren pek çok dostum, “Çok küfür ediyorlar” demeden edemedi. Bir gemide sıkışıp kalmış insanların alkol ve uyuşturucu ile haşır neşir bir halde, bekleyiş ve belirsizliğin yarattığı sıkıntıya katlanışındaki çıplaklık ve gizli çaresizlik dikkate değer bulunmuyor. İnsan iradesinin uyuşturucularda eriyip, bir çırpıda içgüdülerin emrine girişinin dehşet verici sonucunun da üzerinde durulmuyor. Gemide olmanın toplum dışı olmaya işaret etmesi de dile gelmiyor. Bu durum “toplumun seçimlerinin” dışında bir hayatı anlattığı için hayatımızda bir karşılığı yokmuş gibi görmezden gelinen ve gerçeklik duygusuna dokunmayan bir hikayecik olarak bir kenara itiliyor. Orta sınıf nezaketimize sığmayan küfür ise narin kulaklarımızı tırmalıyor.

Can Yücel için de böyle olmadı mı? Bir şair ve fikir adamı “Çok iyi küfrederdi” diye anılıyor. Bu anlaşılamaz, öz ile biçimin birlikteliğinden haberdar olmamakla açıklanamaz bir şeydir. Bu ancak felsefesiz kalmış olmakla açıklanabilir. Can Yücel küfrü bir estetik öge olarak kullandı. Hiciv yazıyordu, düşünceleri değil küfürleri dikkati çekti ne yazık ki. Perihan Mağden için de bir başka şey söyleniyor: ‘Dille çok oynamıyor mu?’ Bunu söyleyen İzmirli şair arkadaşım, bir türlü haberdar olamadığı demokrasi bilinci, entelektüel problematikler, zor metinler karşısında duyduğu korku vs. nedeniyle kendi dünyasına hapsolmuş ve kargadan başka kuş tanımıyor.

Zihniyet dünyamızın aykırı ve ayrıksı olana duyduğu ürkekliktir ki; Cemil İpekçi’ye muhafazakar olduğunu söylediği için hem şaşıyor hem de küçümsüyoruz. Türbanın serbest bırakılması konusundaki düşüncesi marjinalite kutumuza sığmıyor. Türban sorununun toplumsal uzlaşma ve özgürlüklerle olan hassas ilişkisi bizi yoruyor. Yıllardır görmezden geldiğimiz kendiliğinden yok olup gideceğini var saydığımız insanların. Yoksul ve taşralı olmaya işaret eden baş örtüsünün birden yeni bir burjuva sınıfının tercihi olarak hayatımıza girmesini anlayamıyoruz. Ben İktidar ve muhalefetin aynı ölçüde demagojik söylemleri olduğunu düşünüyorum. Düşünen insanların, aydınlarımızın üslubu ile toplum ve parlamento arasındaki üslup farkı da ürkütücüdür. Bu ülkenin aydınları da henüz marjinal olmaktan kurtulamadılar. Marjinal ve bir ölçüde de dikkate değer olmamakla malul bulunuyorlar. Eğriltilmiş bir bakış açısının mahkum ettiği, yüzyıl sonrasının değerlerini savunan romantik hayalciler olmaktan bir türlü kurtulamıyorlar.

Takva, ne demektir? Yakın çevrenize sorunuz! Muhtemelen “körü körüne inanmak” cevabını alacaksınız. Kimse bir bilene sormadı mı veya sözlüğe bakmadı mı Allah aşkına! Takva, Allah korkusu ile dinin yasak ettiği şeylerden kaçınma ( bence Allah’a sığınma) demektir. Vikaye’den türemiştir. Vikaye; kayırma, koruma, esirgeme demektir. Diğer bir türev olan vikayet ise koruma, sahip çıkma demektir. Filmin konusuna yabancılığımız daha ilk kelimeden başlıyor.

Yeni sinemacıların insan ruhunun derinliklerine yolculuk yapma girişimi ise takdire değer doğrusu. Toplumumuzun % 53’ünün yabancı olduğu bir dünya üzerine bir film yapmış olmaları da. El attıkları konu pek çoğumuzun yok olduğuna inandığı dergah hayatıdır. İnanç sistemlerinin emir ve demirle hatta eğitimle yok olmadığının bilgisi hepimizde vardır aslında. Her inancın kendi locasını, lobisini, evini bir şekilde kurduğunun örnekleri ile dolu bir dünyada yaşıyoruz. Her inanç sistemi imkan bulunca, kendi yenilmezliğinin inancı ile savaşları ve kıyımları da meşru hale getiriyor. Doğuda ve batıda Müslümanlığı kabul edenleri memnuniyetle karşılayan insanlar; yüz yıllardır yan yana yaşadıkları Hıristiyanların varlığına tahammül edemez bir hale gelip, papazları, misyonerleri çocuklar vasıtasıyla yok edebiliyorlar.

Film şehvetten kaçınma eksenine başarı ile oturtulmuş. Burada ilginç olan biz Müslümanlarda bekarlık adeti yoktur. Hatta evlenip çoluk çocuğa karışmak, eşine ve evliliğin getirdiği sorumluluklara katlanmak hem Kur’an hem de Hz. Muhammet tarafından tavsiye edilmiştir. Kahramanımız Muharrem ise, yüksek bir mertebeyi hedefleyerek evlilikten feragat eder. Şeyh efendinin kızı ile evlenip, rahat bir hayat yaşaması çok mümkündür. Bunu tereddütsüz ret eder. Ama ne rüyaları onu rahat bırakır ne de kendisine sunulan görevi ve elde ettiği nüfuzu arzu ettiği feragatle ifa eder. Sonunda ruhsal dengesini kaybeder.

Rahmetli Dayım anlatmıştı: “Ben Rufai dergahına giderdim. Bir arkadaşımla arada bir ayine sohbete katılırdık. Bir gün Basmane’de seks filmleri gösteren bir sinemanın afişlerine bakıyordum. “ Merhaba Selahattin Efendi!” diye bir sesle irkildim. Dergahtan bir ileri gelen yanıma gelmiş, adeta ayıbımı yüzüme vuruyordu. Orada utanç içinde kala kaldım. Bir daha da dergaha gitmedim. O zatın beni utandırmaması icabederdi, bu işler bu şekilde hallolmaz.”

İnsanın nefsiyle mücadele etmesi ne kadar zordur; Mevlana’dan bir kıssa verelim: Melekler sabah akşam Allah’ın huzuruna gelip “İnsanlar şunu yaptı, bunu yaptı, bunlar çok kötü” derlermiş. Cevap: “Ben sizi nurdan yarattım, onların nuruna ise çamur kattım. Eğer size de çamur katsaydım siz de böyle yapardınız!”

Takva’yı bir film olarak başarılı bulduğumu söylemiştim. Bir hikayeyi, aceleye gelmiş izlenimi veren finali dışında, ilgiyi ve heyecanı ayakta tutarak anlatması bakımından, sinemasal tekniklerin uygulanışı, oyunculuk anlayışı, Önder Çakar’ın belli ki çok emek işi olan cesur senaryosu ve samimiyeti açısından çok beğendim. İlginç olan bir başka yan ise bu filmin varoş zihniyetine sahip olduğu düşünülen, eğitimsiz, çocukluğunda Kur’an kursuna gitmiş insanlar tarafından daha doğru anlaşıldığıdır.